İstanbul Dolmuşları


İlginç taşıtlardı dolmuşlar, neredeyse hiçbirinin boyu orijinal değildi, kestirilip ortadan bölünerek kaynakla parça ilavesiyle uzatılmış, bu sayede araya üç kişinin daha oturabileceği sırtı katlanır kanepe ile 10 kişilik hale getirilmişlerdi! Bunlara şoför diliyle strapenteli denirdi. Bu koltuklarda oturmak yolculukyapmak hiç rahat değildi. Yolcunun kambur gitmesine neden olurdu. Arka koltuk kesintisiz düz olup dört kişi oturtulurdu. Ara bölüm üç öne de şoför hariç iki kişi sığışırdı. Yolcular omuz omuza giderdi, bazıları sırtını arkaya dayamaz, eğilir bir omuz öne diğeri içeri doğru yanlamasına dururdu. Bazı yolcular şişmansa ve de ellerinde paket, file, dizleri üzerine koyduğu Bond tipi çanta varsa yolculuk çekilmez olurdu. Bayan yolcular ya kapı tarafına ya da cam kenarına oturmaya gayret eder iki beyin arasında sıkışmamayı kollardı!. En kötüsü arka koltuğun sol dip kenarında oturan yolcunun diğerlerinden önce inmek istemesiyle yaşanırdı. Bu durumda en az üç dört kişi dolmuştan iner yol verir sonra tekrar binerek yola devam edilirdi. Çoğu zaman inen yolcunun iki büklüm olup bu iniş sırasında ara bölümdeki sonradan yapılma katlanır kanepeye takılan çorabı da kaçardı!
Orta kanepede gitmek iyice berbattı! Bir kere rahat değildi, sonradan yapılma vinleks kaplı uyduruk bir şeydi, içinde yay sünger yoktu, yumuşak değildi, kanepenin sırt kısmı kısa, yere yakındı, dizler bükülür ya da yana pergel gibi açılarak oturulurdu. Birde bu üçlü kanepenin ortasında kalmak adeta işkenceyle eş değerliydi. İşte bu yüzden deneyimli yolcular dolmuşun kapısında son yolcuyu bekler "Ben yakında ineceğim sizi, inerken rahatsız etmeyeyim" bahanesiyle yolcuyu içeri oturtur, kendiside kapıya yakın, ortaya göre nispeten daha rahat gitmek için bu taktiği uygulamaya özen gösterirdi. Ne var ki arka koltuktan hep bozuk para isteyen şoföre ödenen dolmuş ücretlerinin ulaşımı bu orta koltukta oturanların göreviydi, şoför muavini görevi görürlerdi."Şunu uzatır mısınız"diye verilen bozuklukları şoföre, varsa üstünü geriye yolculara çok sık yapılmayan ters bilek ve omuz hareketleri ile bakmadan verilirdi. Sarsıntılarda bozuk paralar kanepeler arasına düşer, bulunması için, zaten darlaşan iç hacim de bir de bunlar yol boyunca aranırdı. Arka koltukta oturanlardan biri diğerlerine "Sizinki bozuk mu"? diye sorar, öyleyse hepsini toplar arkadan dört kişi diye topluca verirdi, bu daha zahmetsiz olup ödeme bir defada biterdi. En keyiflisi ön koltukta gitmekti. Mevsim kış ise motorun içeri vuran sıcağını dizlerinizde hissederdiniz! Yazın ise bu aynen devam eder, terletirdi.
Üç kişinin yolculuk yaptığı ön bölümde şoför bir yandan para toplar, diğer yandan aracı sürerdi, yolcu trafiğe bakmaz aklına estiği zaman para uzatırdı bu bazen mesai çıkışı trafiğin yoğun olduğu en kritik anlara, bazen keskin virajda dönüşe rastlardı.Şoför hem para toplar, hem de virajı tamamlar, hem de laf yetiştirirdi. Zaman zaman rölanti düşer, motor homurdanırdı. Şoför ile kapı tarafında oturan yolcunun arasında kalan en çok sıkışandı! Şoför yer kazanmak için sol omzunu kapıya iyice yaslamasına rağmen direksiyondan vitesli aracın vitesini sık sık birden ikiye geçirirken vites kolunu neredeyse böbreğinizde, böğrünüzde hissedebilirdiniz!. Dolmuş yerden vitesli ise sol dizinizle vitesi iterek değişmesine neden olmamak için mümkün olabildiğince kaslarınızı gerip omuzlarınıza binan ağırlığa eşit güçte kasılırdınız. Bacaklarını kapayamayacak kadar şişman göbekli yolcular vardı, beden bedene yapışık gidilen bu yolculuklarda, sıcak temastan hiç rahatsız olmazlardı. Durakta yolcu beklerken dolmuşta en sempatik kişi durağa son gelen yolcuydu. O gelince bekleme sona erer, hareket edilirdi. Bu nedenle dolmuşa son binen kişi olmak gizli bir ayrıcalıktı. Dolmuş yolcularından bazıları ön tarafı kapar, elini sağ camdan çıkarır burası tamam derdi. Bunun manası iki kişilik ücret ödeyeceğim, öne başka yolcu alma, ben sıkışarak gitmek istemiyorum, paketim var demek olurdu, sırada bekleyen yolcular burunlarından soluyarak başka dolmuşun gelmesini beklemeye devam ederdi. Bazıları iki üç kişilik yer varken beklemek istemediği veya acelesi olduğu için "Hadi gidelim" der boş kalkılırdı, o yerlerin parasını öderdi.
Şoför yoldan indi bindi yapar, aynı hat üzerinde ekstra para kazanırdı. Ön koltukta oturanların şoförün yanında bulunmanın samimiyeti ile sorduğu klasik sorular vardı, bunlar genellikle ön konsol orijinal mi? Yada yadigar kaç model gibi sorulardı. Dolmuş şoförü gözü gibi baktığı ekmek teknesi dolmuşun ön konsolunun orijinal olduğunu gururla anlatmaya başlar, aracın yaşını, bugüne dek kimlerin bindiğini bile bir çırpıda sayardı. 40 - 50 - yaşındaki aracını öve öve bitiremez, hatta yeni bir araba verseler bile asla bununla değişmeyeceğini üstüne basa basa vurgulardı, aslında ona yeni araba veren de yoktu. Buna rağmen günde 8 - 10 saat çalışan dolmuşunun kendisini gömecek kadar sağlam ve dayanıklı olduğu muhabbetine devam eder, bu sırada yanından geçen yeni model otomobilleri hafifliği ve saçının inceliğini vurgulayarak peynir tenekesine benzetmeyi de ihmal etmezdi.
Ahşap, maun karışımı mobilya görüntülü görkemli konsol oksitlenmemiş nikelaj gösterge tablosu kadran çerçeveleri, bu vesile ile tozu bir kez daha alınırdı. Konsol üzerinde dolmuş ücretlerinin üzerinde toplandığı bozuk paraların kaymasını engelleyen müflonlu bir toz bezi dururdu. Dikiz aynası üzerinde çoğu kez aile fertleri, çocukların vesikalıkları asılır, bazen de maskot bebe patiği sallanırdı. Süsler, pon ponlu yastıklar, kartpostal, at nalı uğurlara da rastlanırdı. Yazılarda vardı Bozuk para veriniz, kapıyı yavaş kapayınız, sigara içmeyiniz, gibisinden.
Dolmuş içi muhabbette başka bir dil konuşulurdu. Bunlardan en sık tekrarlanan cümleler arasında, parayı uzatırken "Alır mısın canım", "Şunu uzatır mısın, zahmet oldu","Müsait yerde inecek var, sağda ineyim" şoförün yolculara "Arkayı dörtleyelim, kapıyı yavaş kapayın, kolu yukarı kaldırın, sigaranı söndür, bozuk veriniz, arka camı kapamayın" komutları duyulurdu. Yolcular arasında iki kişinin konuşmasına tüm yolcular istemeden kulak misafiri olurlar, bazen bunlara katılanlar olur, sonra her kez fikir yürütürdü. Dolmuş ücretlerine zam geldiği zaman münakaşalar olur, Şoför diğer yolculara masraflardan dert yanardı, yolcu eski ücreti ödemek için inat eder, şoförün asabını bozardı, yolcular arasında farkını ben vereyim susun, bitirin şu münakaşayı diyen çıkar, bu defa itiraz eden yolcu teklifi yapana dalaşır, sen niye ödeyeceksin diye çıkışırdı.
Taksi saatinin yazdığı ücreti, araç içinde yolculuk yapanlara bölünmesiyle başlayan İstanbul dolmuşçuluğu, duraklardaki kahyaların Taksime bir-iki, Sirkeciiii gibi her semte göre değişen ses tonları ve vurgularla, bağırışlarla yıllarca müşteri çağrıldı. Neredeyse bir tramvay, bir otobüs bileti ücretine itiş kakış olmadan oturarak yapılan yolculuklar o günlerden bu günlere kadar hep ilgi gördü. İstanbul şoförleri birbirine daha saygılı, sabırlı olduğu yıllarda parke taş kaplı sonu görünmeyen virajlı daracık sokaklarda, direkli sokak aynalarına bakar, aynadan gelmekte olan aracı gören şoför geçiş için durup bekler, yol verirdi. Tramvayla dolmuşlar aynı hattı kullanırdı, mesela Galatasaray Meydanına gelirken virajı kapalı dönen dolmuşa dar yolda 30 tonluk tramvay şöyle bir dokunmuş, hafifçe içeri göçen otonun çamurluk kaportası yüzünden dolmuşun başına muazzam kalabalıklar toplanmıştı! Genellikle dolmuşlar siyah renkli olurlar, tampon nikelajları yıllara meydan okurcasına parlar, damalı oluşları nedeniyle özel otomobillerden ayrılırlardı. Plakalarında "dolmuş 5 kişi" gibi ibareler taşırlardı. Pazar günleri hepsi çalışmazdı ömürlerinin son yıllarında, bakımlı olan bu klasikler bazı seyahat acentelerinin dikkatini çekmişler, bu sayede yabancı VİP turistlere nostaljik İstanbul gezilerinde kullanılır olmuşlardı. Günün birinde bir yasa ile tüm dolmuşlar sarıya boyandı, taksilerle aynı renk oldular. Halk onlara ABD deki Yellow Taxi'lere özendiler dedi.
Klasik dolmuşların bakımları zorlaşmıştı, bozulan parçaları bulunmuyor, egzozları yağlı dumanlar çıkarıyor, fenni muayenelerinde problem yaşanıyordu, birer ikişer yedeğe çekilmeye başladılar. Ve bu eski, yaşlı kurtların duraklarda beklediği dolmuş sıraları arasında Ford Otosan'ın bu amaçla kullanılmak üzere çalışan dolmuş minibüsleri fark edilmeye başladı. Ahşap evler, Şirket-i Hayriye'den kalma şehir hatları gemileri, tramvaylar ve klasik dolmuşlar İstanbul'u İstanbul yapan simgesel özelliklerinden bir kaçıydı, kıymetini bilemedik ..... Hemen kalkıyor, beklemeden, Aksaraaay, Kadıköy, Kadıköy, Kadıköy, sesleri ile yankılanan yaşlı kurtların hepsi bir bir kayboldu, geriye sararmış fotoğraflara bakılarak hatırlanan anılar kaldı. Hepsi de müzelikti, milyonlarca yolcuyu, yıllarca taşımışlardı, İstanbul halkının anılarını barındıran, kentin siluetinde yeri olan, korunması gereken bir tür tarihi eserlerdi...

Haluk Özözlü/Sihirli Tur

Özal Kuşağı'na emeklilik celbi


AVIVA'nın şu sıralar televizyonlarda gösterilen reklam filmi, benim yaş itibarıyla "Dante Modeli"ni biraz geride bırakıp "İleride 40 tabelası gözüktü ama biraz daha yolumuz var" dediğimiz günlere denk geldi.Reklam filmini seyretmeyenler için küçük bir özet geçeyim...Bu tür filmlerde sıkça gördüğümüz "Hislerin ayarlarıyla oynayacaklar az sonra; dikkatli ol" tarzı bir müzik eşliğinde dış ses devreye giriyor...Aslında dış sesin söylediklerini dinlediğinizde "Yazık, sesi de pek genç geliyor. Niye böyle sıyırmış kafayı acaba? Acayip acayip şeylerden bahsediyor..." diyorsunuz. Şöyle şeyler soruyor dış ses:"Annenizin Köle Isaura'yı seyrederken çok üzüldüğünü hatırlıyor musunuz?..""Naim'in 190 kiloyu kaldırdığı günü hatırlıyor musunuz?..""Siz de Adile Teyze'nin kuzucuklarından mıydınız?.."
Gözleri nemlenmiş olarak telefonda annesini arayıp börek siparişi vermeye hazırlananlar, daha sonra dış sesin şu uyarısıyla titreyerek kendine geliyor: "Artık geleceğinizi düşünmenin vakti gelmedi mi?.."Aviva'nın "Özal kuşağı" veya "80 sonrası kuşak" olarak adlandırılan kuşağa yaptığı "emeklilik çağrısı" açıkçası biraz ağrıma gitti.Tamam kardeşim, o kuşağın da göbek nahiyesinde kendilerinin de "Bu ne be" dedikleri yağlanmalar başladı...Tamam kardeşim, genel müdür olan akranlarımız var (Onlara genç yönetici deniyor bu arada. Ama bizim kuşağın mankenleri podyuma çıktığında 'Gençlere taş çıkarttı' deniyor; futbolculara 'Yaşlı kurt... İlerleyen yaşına rağmen formda...' deniyor; bunu nasıl açıklayacağız? Neyse karıştırmayalım...)Tamam kardeşim, kooperatife girenler oldu, ev alanlar oldu, çok ev alanlar oldu (gayrimenkulle yetinmeyip menkul alanına kapılanlar, yani evlenenler çok oldu, çocukları oldu kazık kadar bazılarının...)Emekliliğin ileri dönük bir yatırım olduğunun tabii ki farkındayım.Ama her seferinde "Sensin poliçe tamam mı?!" diyerek tamamladığım reklam filmindeki gibi emeklilik hedefi gösterilecek kadar da olmadık tamam mı? (Ben de ne alıngan olurmuşum görün yani bu arada...)
Neyse ya (Bizim kuşağa sesleniyorum, diğer kuşaklar üzerlerine alınmasın) arkadaşlar!Kendinizi bugün yetişenlerin yerine koyun. 15 yıl sonra filan patlatırlar reklamı:"Lerzan Mutlu'nun Zekeriya Beyaz'ı dişlediği anı hatırlıyor musunuz?.."

Kanat Atkaya/Hürriyet

80'lerin "Olmazsa Olmaz" filmleri!






Ada vapuru...

Şarkının söylediği yandan çarklı ada vapurlarını hiç görmedik.Varsa da biz yetişemedik.Lakin... Üsküdar'la Kabataş arasında yandan çarklı araba vapurlarında seyahat etmişliğimiz oldu.Araba vapurları bugün de var.Ama yandan çarklısı yok.Önemli olan bu değil. Çarklı ya da çarksız; araba vapurları İstanbul'u birbirine bağlayan "tek yol" değil çünkü...İki Boğaz köprüsünden bastırıp geçiliyor birkaç dakikada...Aslında, köprüde durup bakılabilse, aşağıda dünyanın en muhteşem denizi akmakta... Yeşil ve mavinin harikulade karışımında...Fakat... Öyle bir keyif yasak. Durmak, durup bakmak; köprüden akıp giden araçlar ve içindekiler için ciddi tehlikeler oluşturabilir.Demem o ki; eskiden karşıdan karşıya geçmek, yalnızca, Anadolu yakasından Avrupa kıyılarına ulaşmak değildi.On beş-yirmi dakikalık bir yolculukta, deniz de yaşanırdı araba vapurlarında...Hele boğaz ve ada vapurlarında, Boğaz'ın esintisinde insanın içini ısıtan çay keyfi!Şimdi yok mu? Olmaz olur mu? Vapurlar akıp gidiyor hala Boğaz'ın ve Marmara'nın sularında...Ama kaç kişi yaşayabiliyor şu telaşlar içinde geçip giden hayatlarında, bedava sunulan bu yaşam keyfini?
Son birkaç yılda örneğin; toplasanız kaç saat akıp gitmiştir, zihinlerinin karanlık ve derin denizlerinden; rüzgarlı ve engin maviliklere? Eskiden hayatın bize dayattığı mecburiyetlerdi vapurlar. Mecburiyettendi yani o yaşam keyfi...Hayat kendi cenderesini, yine kendi çözüyordu "beş dakika ara" larda... Çaylar "şirket" ten!
Vapurlar şimdi çehre değiştirecek usul usul...İstanbul siluetine şimdi yeni görüntüler geliyor. "Nostalji korunsun!" diyenler de var, o nostaljiyi pek yaşamasalar da son zamanlarda...Kıyıdan seyretmek de yetiyor demek ki! Yeni vapur "aday" larının çehreleri de eskilerinden çizgiler taşıyor.Ama "değişim" e kim karşı çıkabilir ki? Bu vapurlar otuz yıl önce filan sefere konduklarında; belki de kimileri, "Nerede bizim eski vapurlarımız" demişti seferden kaldırılanlar için, kim bilir?
O vapurlar; İstanbul'un iki yakasını birbirine bağlayan tek "vasıta" yken; bir yandan da, İstanbul kıyılarında ve "Yedi Tepe" nin muhtelif semtlerinde tramvayların çanları duyulurdu "dan dan dan..." "Çekilin yoldan, geliyor vatman!" Birileri nasıl akıl dışı bir kararla; tramvayları kaldırıp altyapısını da "berhava" edivermişti birkaç ayda...Akaryakıt lobisi mi "Kim bilir?" Son yıllarda yeniden tramvaya dönülürken; raylara yol açılması ne kadar "zaman çaldı" aynı caddelerde? O eski tramvaylardan birkaçı şimdi İstiklal Caddesi'nde gidip geliyor eski günlere özlem niyetine.Ama yenilerine hiç benzemiyorlar. Hayat nostaljiyi kaldırmıyor trafik cenderesinde.Modern, büyük ve hızlı tramvaylar akıyor rayların üzerinde.
Eski günleri biz de özlüyoruz çoğu zaman, hepimiz gibi...Eski tramvayları, eski vapurları da...Ama o tramvaylar ve o vapurların çizgileri midir yitirmek istemediğimiz? Yoksa, yüzümüzde çizgiler bırakan o eski yıllara mıdır özlemimiz?Eski hayatlarımız mıdır?Eski İstanbul mudur mesela?Daha sakin, daha bozulmamış, daha yeşil, daha mavi, daha çelebi, daha asude?Gaspsız, kapkaçsız İstanbul sokakları.En şanlı dolandırıcımız Sülün Osman ; en namlı banka "hortumcu" muz Gangster Necdet Elmas'tır mesela...Güneydoğu'dan ölüm haberlerinin hiç gelmediği günler... İrtica diye bir tehlike var mıydı; biz mi unuttuk? Galatasaray-Fener maçlarında ne küfür; ne sustalı yarası...Milli gelir dağılımındaki adaletsizlik, bu kadar büyük bir hançer miydi toplumu yaralayan? Vapurlarda mesela; sanki fakiri zengini bir arada ulaşabilirdi karşı kıyıya; elinde aynı boğumlu çay bardakları...
Lakin... Nankörlüğün de alemi yok!Ne cep telefonları vardı birkaç saniyede sevdiğinize kavuşturan, ne rengarenk televizyonlar, o zaman...Şimdi havaalanlarında uçak peşinde her kesimden ve her şehirden binlerce insan...Sözü uzatmaya gerek yok. Mesele anlaşılmıştır: Bizim "vapur adayları" ndan seçimimiz bellidir: "Eski çizgilerde modern olan" ı...Peşinde olduğumuz Türkiye modeli gibi...Hasretle anılan huzurlu günlerin ve eski zamanların renklerinde; modern, hızlı, çağa ayak uyduran ve insanca yaşanan...Yandan çarklı bir hayata razıyızdır o zaman...

Ali Kırca/Sabah

İnek Şaban ve Turist Ömer

1970'lerin ikinci yarısında Türk insanının popüler mizah anlayışı iki şekilde kristalize olmuştu: Gırgır dergisi ve Kemal Sunal filmleri. Bu birincisini ve onun devamında ortaya çıkan, giderek içeriği değişse de, muhalefet etme tarzı bakımından benzer çizgiyi koruyan mizah dergilerimizi bir başka yazıda inceleriz belki.Kemal Sunal filmlerine gelince...
Bu filmlerin neden bu kadar beğenildiği üzerine çok kişi kafa yordu. Nedenleri hala tartışılıyor. Kesin olan şu ki: Kimi zaman küçümseyerek, kimi zamanda hayranlıkla bahsettiğimiz o filmler televizyonlarda hala 'sağlam ve kesin rating' anlamına geliyor.
Peki bu filmlerin anlattığı Şaban kimdir? Nasıl biridir? Onu Türk halkına sevdiren nedir?
Şaban, görsel ve çağdaş bir Keloğlan'dır. İyi yürekli, biraz saf ama yerine göre kurnaz da olabilen bir tip. Sonuçta iyiniyetin ve masumiyetin her zaman galip geleceğine bizi inandıran bir figür.
Komik yüzü, konuşma tarzı, mimikleri, sakar ve sarsak hareketleriyle sürekli bir durum komedisi yaratır Şaban. Eksik ve yanlış mantık yürütmeler, çocuksu bir saflıkla ortalığı kırıp dökmeler ve illa ki 'Eşşoğlueşek' lafıyla taçlandırılmış argo-küfür karışımı bir üslup...
Bu tarzın iyice popülerleşip sevilmesi, televizyona taşınmasıyla oldu. Bence meselenin ince noktası budur. Televizyon kendine has özellikler taşır. Oysa bu yukarıda saydığım niteliklere sahip bir sinema figürümüz daha vardı: Turist Ömer.. Sadri Alışık'ın canlandırdığı karakter hani... İki nedenle Turist Ömer, Şaban kadar yaygınlaşamadı:
1- Bu tarz filmler televizyonda ilk yayınlanmaya başladığında, Turist Ömer'in modası geçmişti. (Bu figür ilk kez 1964 yılında ortaya çıktı) Başka bir deyişle, Turist Ömer, televizyon çağına yetişememişti. Onun en popüler olduğu zamanlar henüz televizyon hayatımıza girmemişti.
2- Sadri Alışık, aslında her an ağlamaklı bir hale de dönüşebilen yüzüyle, 'sahici bir komedyen saflığı' ifade edemedi. Bir sürü filminde 'acıların delikanlı adamı' olarak göründü. Sonuçta Turist Ömer sahici bir 'komik' olamadı, mahallenin gariban ama mert adamının 'komiklik yapmaya çalıştığı' bir figür olarak kaldı.
Baştan sona izlediğim üç tane Turist Ömer filmi vardır. Şimdi bakıldığında bu filmler çok kötü ve aptalca görünüyor bana. Hulki Saner'in 1970'te çektiği 'Turist Ömer Yamyamlar Arasında' ve 1971'de çektiği 'Turist Ömer Boğa Güreşçisi' hakkında bir iki not ileteyim.
'Turist Ömer Yamyamlar Arasında' filmindeki montaj görüntülerin sakil duruşu geliyor aklıma. Filmin hatırı sayılır kısmı Afrika'da çekilmiş belgesellerden alınmıştır. Yamyam kabilesinin dans ettiği sahne ise bence bunun şahikasıdır: Düzenli sıralar halinde danseden 'yamyam'ların tamtamları üzerinde 'Kenya National Tourism Agency' yazısı kocaman kocaman harflerle gözümüze girmekte, yamyamların(!) hemen yanında ilgiyle fotoğraf çeken beyaz turistler neşeyle gülümsemektedir. O sırada Turist Ömer "Bu yamyamlar adam yer mi?" diye yanındaki 'siyaha boyanmış' adamlara sorar.Yanındaki 'siyaha boyanmış' rehber "Yok, bunlar adam yemez..." der ama Turist Ömer daha "Oh!" diye rahatlayamadan ilave eder "..sadece adamı kesip pastırmasını yaparlar..." Akabinde Turist Ömer hemen oradan kaçacaktır ve bizim bu espriye gülmemiz gerekmektedir.
'Turist Ömer Boğa Güreşçisi' filmi de göya İspanya'da geçmektedir. Filmde sık sık o devrin modern otomobillerini görürüz. Yani, 1970'lerin İspanya'sında anlatılan bir hikaye olduğu intibaı verilir. Derken başlarında sombreroları, ellerinde tüfekleriyle bir takım adamlar at üstünde ortaya çıkar: kovboy filmlerindeki Meksikalılar yani. Yönetmen, 1800'lerin Meksikasıyla 1970'lerin İspanyasını ayırdedememektedir ya da sinema seyircisinin ayırdedemeyeceğini sanmaktadır. İnsaf ile söyleyin: elin yabancısı kendi yaptığı filmde Türkleri 'fesli' gösteriyor olsa sinirlenmiyor musunuz?
Sonra o filmde Turist Ömer'in Erol Büyükburç'la giriştiği bir hapishaneden adam kaçırma sahnesi vardır. Hapishane, kovboylar devri Meksikası'na ait karakterler taşımaktadır. O yıllarda İspanya'yı yöneten General Franco'nun hapishaneleri hiç de öyle değildi oysa...


Feride Kahler/Gazoz Ağacı

Folk Müziğin Son Kraliçesi

Bir Atilla İlhan sahnesi, yer Şişli’de bir ev, ev sahibi alkolik bir yazar, adı Ayfer. Kendisini ziyarete gelen arkadaşı Nurten, 15 yıl süreyle işlemediği bir suçdan hapis yattıktan sonra çıkmış. Ayfer ile eski arkadaşlar, yetmişlerin ortasında beraber siyasi olaylara karışmışlar. Ayfer arkadaşını görmüş olmanın heyecanıyla teybe eski bir kaset koyuyor, çalan Joan Baez’den “Diamonds and Rust”. Nurten hatırlıyor şarkıyı, beraber Joan Baez’den nasıl da çok etkilendiklerini konuşuyorlar... Atilla İlhan’ın kaleminden “Yıldızlar Gece Büyür” dizisinden bir sahne. Joan Baez adını ilk defa “Yıldızlar Gece Büyür”ü izlemeden önce 1988 ve 1989 yılında Türkiye’de verdiği konserler de duymuştum. Ben yaş olarak Baez’in dünya yıldızı olduğu döneme yetişemediğim için İstanbul’da o tarihlerde yaşanan heyecana tam anlam verememiştim. Oysa 12 Mart döneminde öğrencilik yapmış kuşak için Baez’i canlı izlemek bir gençlik hayalini yaşamaktı. Joan Baez, 60’larda ve 70’lerde dünya çapında siyasi olaylara karışmış, sivil özgürlükler için mücadele vermiş gençlerinin esin kaynağı olmuştur. Samimi tavırları ve nadir bulunur üç oktavlık soprano sesisye geleneksel şarkılara yeni yorumlar getirmiştir.
Kırk beş yılı aşkın kariyeri boyunca “folk müziğin kraliçesi” olarak bilinen Joan Baez, 9 Ocak 1941 tarihinde New York’ta dünyaya gelir. Meksika göçmeni doktor bir baba ile tiyatro öğretmeni bir annenin kızıdır. Henüz 10 yaşındayken 1951 yılında babasının görevi nedeniyle Bağdat’da bir yıl geçirir. Aile Amerika’ya döndükten sonra Güney Kaliforniya’ya yerleşir. Baez politika ile 1956 yılında dönemin efsane zenci lideri Martin Luther King Jr.’ın bir konuşmasını dinleyerek tanışır ve aynı yıl ilk gitarını alır. Kısa sürede müzik Baez için güçlü bir ifade biçimine dönüşür. 1958 yılında Boston Üniversite’sine başlamasıyla beraber de Joan için sivil özgürlük mücadelesi dönemi başlar. Müzik çalışmaları nedeniyle üniversite hayatına devam da zorlanan Baez kısa süre sonra okuldan ayrılmaya karar verir. 1959 yılındaki Newport Folk Müzik Festivali’nde “temiz” üç oktavlık soprana sesiyle büyük beğeni kazanır. 1960 yılında “Joan Baez” isimli ilk albümü yayınlanır ve henüz 19 yaşında beklenmedik bir söhret yakalar.
1960’ların başı Amerika’nın özgürlükler konusunda çelişkiler yaşadığı bir dönemdir. Özellikle güney eyaletlerde zenci ve beyazlar arasında ayrımcılık yapılmakta ve zenci ve beyazların müşterek yaşamasına izin verilmemektedir. Her iki tarafın da fanatik duygular taşıdığı bu günlerde Baez güney eyaletlerdeki üniversitelerde verdiği ve zenci ve beyazların beraber katıldığı konserlerle ülke genelinde ses getirir, Baez’in konserleri 23 Kasım 1962 tarihli Time Dergisine kapak olur.
Joaz Baez o yıllarda sivil özgürlük mücadelesi ve konserlerine ek olarak, zamanla dünyanın en büyük rock yıldızlarından olacak Bob Dylan ile yaşadığı duygusal ilişkisiyle meşguldur. İkili 1961 yılında bir festival de tanışırlar ve ilk günden itibaren birbirlerinden hem profesyonel olarak, hem de duygusal olarak etkilenirler. İlişkilerinin devam ettiği 1963 – 1965 arası dönemde Baez ve Dylan ayrılmaz ikili olurlar. 1975 yılında yayınlanan ve Baez’in kariyeri boyunca yaptığı en iyi şarkı olarak bilinen, albüme de adını veren, “Diamond and Rust” şarkısı Baez, Dylan aşkının hikayesi olarak bilinir. 1960’ların ikinci yarısı Vietnam savaşı karşıtı mücadele ile geçer. Baez devlete ödemesi gereken yıllık gelir vergisinin %60’ını ödemez, ayrıca 56 kişi Amerikan hükümetini Vietnam’da savaşarak vergi gelirlerini boşa harcadığı için mahkemeye verirler, 1968 yılında davayı kaybederler. Baez 1968 yılında David Harris adında savaş karşıtı öğrenci lideriyle evlenir ancak Harris kısa bir süre sonra Vietnam savaşına katılmayı redettiği için üç yıl hapis cezasına çarptırılır (o dönemde aynı suçtan hapse atılan isimlerden birisi de boksör Muhammed Ali’dir). Baez’in, Harris’in hapiste olduğu dönemde yayınladığı iki albümü “David’s Albüm” ve “One Day at a Time” da savaş karşıtı mesajlar çok net görülür. Ayrıca Harris’in country müziğe yakınlığı dolayısıyla her iki albümde de Baez’in alışılmış tarzından farklı country müziğin izleri görülmektedir.
Vietnam savaşının sonuna kadar Baez savaş karşıtı çalışmalarına devam eder, savaş sonrasında ise bir yandan politik konularla ve sivil özgürlük hareketleriyle ilgilenmeye devam ederken, diğer yandan biraz daha yumuşak ve popüler kültüre yakın şarkılar yayınlar. “The Night They Drove Old Dixie Down” (1971) ve “Diamonds and Rust” (1975) o dönemin sevilen parçalarındandır. 1975 yılında yayınlanan “Diamonds and Rust” albümü sonrası Baez müzik kalitesi açısından uzun süre orta karar çalışmalar yaptıktan sonra 1988 yılında kariyerinin en iyi albümlerinden olan “Recently” yayınlar. Baez, albüm yayını sonrası çıktığı Avrupa turnesinde Türkiye’de de büyük ilgi gören bir konser verir. Baez’in son albümü “Bowery Songs” 2005 yılında yayınlanır.
Joan Baez, kırk beş yılı aşkın müzik kariyeri boyunca dünyanın dört bir köşesinde özgürlükler için mücadele etmiş yılmaz bir sanatçıdır. Latin Amerika’dan Asya’ya yıllar boyu haksızlığa uğramış insanların yanında olur. Atmışlı yaşlarını sürdüğü bugün bile Irak savaşıyla ilgili protestolara destek vermekten çekinmemektedir.

İstanbul Postası

Tarihten bir bilet...

1972 yılından kalma bir Pink Floyd konseri bileti

The Eagles


Ülkemizde özellikle Hotel California adlı şarkısıyla tanınan "The Eagles" grubu, 1971 yılında Los Angeles'ta kuruldu. Grubun kadrosunda yer alan isimler zamanla değişikliğe uğradı; Don henley, Randy Meisner, Joe Walsh, Don Felder, Glenn Frey, Bernie Leadon, Timoty B.Schmith. Ünlü grubun kurulması farklı gruplarda çalışan müzisyenlerin Los Angeles'ta bir araya gelip "Asylum" plak şirketiyle yaptıkları anlaşmayla meydana geldi. The Eagles adını da bu sırada aldılar. İlk albümlerini prodüktör "Glyn Johns"un önderliğinde "The Eagles" adıyla yayınlayan Eagles, "Take It Easy", "Witchy Woman" adlı çalışmalarla Top 10'larda yer bulurken bir başka single, "Peaceful Easy Feeling"ile de Top 20'ye girmeyi başardı.

Bir yıl sonra yeni bir albüm için ilk albümde olduğu gibi İngiltere'ye gittiler. "Desperado" adını taşıyan ikinci long play'lerine ilgi yine büyüktü. Albümün listelere giren ilk hit şarkısı "Tequila Sunrise" oldu. Üçüncü albümlerini yine "Glyn Johns" prodüktörlüğünde yaptılar. "On The Border" albümü 1974 yılının en başarılı çalışmalarından biri oldu. "Already Gone" adını taşıyan single albümün çıkış şarkısı olurken, ardından albümün ikinci başarılı single'ı listeleri altüst etti; "The Best Of My Love". Şarkı 1975 Şubat'ında listelerde 1 numaraya oturdu.
"The Eagles" albümlerin getirdiği başarıyla daha da yoğun bir şekilde çalışıyordu artık. Sıra 4. albümlerine gelmişti ve beklenen albüm 1975 yılında "One Of This Nights" adıyla yayınlandı. Satışa sunulduğu ay albüm 1 numaraya yerleşti. Albümde yer alan 3 şarkı listelerde ilk 5'te yer almayı başarırken, "Lyin' Eyes" adını taşıyan single 1975 yılında Grammy ödülü kazanırken şarkının yer aldığı albüm de Grammy Ödülü'ne aday gösterildi.Aynı yıl grup Amerika ve Avrupa turnesine çıktı. 20 aralık 1975'te "Bernie Leadon" gruptan ayrıldığını açıkladı ve yerine "Joe Walsh" katıldı. 1976 yılı Eagles için bir dönüm noktası oldu.
Yayınladıkları best of albüm "Eagles:Their Greatest Hits 1971-1975" şubat ayında piyasaya çıktı ve kısa sürede 1 milyonun üzerinde satarak platin plak ödülünü kazandı. Albüm geçtiğimiz ayıl yapılan bir açıklamayla 25 milyonluk bir satışla Michael Jackson'a ait olan Amerika plak satış rekoruna ulaştı. Grubun 5. albümü "Hotel california" 1976 Aralık ayında bir bomba gibi düştü listelere. Bir hafta içinde platin plak kazanacak satışa ulaşan albüm, 1977 Ocak ayında 1 numaraya otururken toplam 10 milyonluk bir satış grafiği yakaladı. O yıl Grammy Ödülü'nü getiren şarkı albümle aynı adı taşıyan "Hotel California" oldu. Albümde yer alan "New Kid In Town" bir numara olan bir başka single oldu. 1978 yılında yeni albüm çalışmaları başladı.
"The Long Run" adıyla yayınlanan albüm 1979 Eylül ayında piyasaya çıktı. 4 ay içinde platin plak ödülünü getiren çalışmanın hit şarkıları, "Heartache Tonight", "I Can't Tell You Why" ve "The Long Run" oldu. Bu hit'lerden "Heartache Tonight" Grammy ile ödüllendirildi.1980 yılında grubun "Eagles Live" albümü piyasaya çıktı. 1980 yılında çıktıkları turnenin ardından grup elemanları solo çalışmalara yöneldiler.

Muzikline

İntizar


İntizar
Sakın bir söz söyleme
Yüzüme bakma sakın
Sesini duyan olur
Sana göz koyan olur
Düşmanımdır seni kim
Bulursa cana yakın
Annen bile okşasa
Benim bağrım kan olur.
Dilerim tanrıdan ki
Sana açık kucaklar
Bir daha kapanmadan
Kara toprakla dolsun.
Kan tükürsün adını
Bensiz anan dudaklar
Sana benim gözümle
Bakan gözler kör olsun .

As Plak 1973

Seks Filmlerinden Maçlara Türk Popu

Yıl 1975, Ali Sami Yen Stadı’ndayız. Galatasaray, Beşiktaş ile oynuyordu maçı ve Beşiktaş'lı seyirciler "Param yok pulum yok... Malım mülküm olmasın ziyanı yok..." diye Meral ve Zühal'in şarkılarını söylüyorlardı. Galatasaray'lı seyirciler Beşiktaş'lı seyircilere "Ben de bir zamanlar deli gibi sevdim..." diyorlardı. O zamanlar yaşım küçüktü ve bana bu sevdiğim ama sözleri değiştirilerek maçlarda söylenen şarkılar eğlence olarak geliyordu. İşte yıllardır maçlarda söylenen takım marşlarının dışında çok sevilen şarkılar, marşlar, ıslıklarla deşarj oluyorlar maça gelen seyirciler. Örneğin efsane topluluk Mavi Işıklar'ın "İyi Düşün Taşın" şarkıları 60'lı yılların sonlarına doğru maçlarda nasıl söylenirdi hayal meyal hatırlıyorum tabi ki maçlardan değil okulda sınıfta yapılan maç kavgalarından. "Hamama gittim hamam sıcaktı... Kızlara baktım çırılçıplaktı..." diye giderdi bilmem hatırladınız mı? Ya yetmişlerin sonlarında Ayla Dikmen'in şarkısı "Onu Bunu Bilmem Kararlıyım" maçlarda nasıl söylenirdi burada tabi ki anlatamayacağım sadece başlığa bakmanız hatırlamanız için yeterli olur sanırım. Neyse bu girişten sonra maçlarda söylenen şarkılara gelelim diyorum. Bu her zaman söylenir "Eğer bir şarkı maçlarda hep bir ağızdan söyleniyorsa bu şarkı tutmuştur." Bu söz 60'lı yıllarda da böyleydi günümüzde de. Değişen ne sadece biliyor musunuz? Eskiden bir şarkıya amigolar değişik sözler yazar ve hep bir ağızdan bu değişik sözler söylenirdi. Şimdi teknoloji değişti stadlarda gümbür gümbür çalan hoparlörler eşliğinde şarkılar hiç değiştirilmeden aynen söyleniyor. Bilmem ama eskiden maçların bu kısmı bana daha eğlenceli geliyordu.
1974-1979 yılları arasında Türk Sineması'nı seks filmleri furyası sarması sizce sanatçılarımızı da etkiledi mi? Bunun cevabı tabi ki evet. Argo edebiyatının sinema filmlerimize ad olması bunların bazılarının şarkı adı olmasına kadar uzanır. En çok bilinen ve hatırlanan "Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak" ve "Haydi Bastır"dır sanırım. Türk Popu'nun en önemli isimlerinden biri olan Erol Büyükburç bile bu akımdan faydalanmaya kalkması o yıllarda bu tür akımların nasıl ticari şekle dönüşebileceğinin en güzel kanıtıdır. Hele Türk Sineması'nın önemli karakter oyuncularından biri olan Yılmaz Köksal'ın yaptığı 45’liğinde "Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak" demesinin yanı sıra plak kapağına çıplak kadın resimleriyle süslemesi sinemada ki seks furyasının müziğe yansıması olarak görebiliriz. Her ne kadar Feri Cansel'in de 45'lik yaptığı yazılsa da hiçbir zaman karşıma çıkmadığı gibi böyle bir plak kimsede görülemedi daha ama Figen Han'ın 45'liğini plak dünyamızın en kitsch plaklarından biri olarak gösterebiliriz sanırım. "Haydi Bastır" modasının maçlardan ve seks filmlerinden dilimize yayılması sanatçıları hemen harekete geçirmişti ve bir anda etrafı "Haydi Bastır" 45'likleri kaplamıştı. Figen Han dışında Özdemir Erdoğan, Mahzar ve Fuat, Saner Plak Orkestrası, Vildan ve Amigo Babi de plak yapmışlardı. Ama bunların içinde en çok sanırım Figen Han stüdyoda yorulmuştur. Müziğin üzerine sadece seksi bir inlemeyle "Haydi Bastır" diyen başka bir şey demeyen Figen Han'a da bu yakışırdı haliyle. 1979 yılında yayılan "Ohh Ohh" modası yapılan el hareketi ile maçlardan plak dünyasına kadar uzanmıştı. "Ohh Ohh" modasını hemen şarkı haline getiren isim Nilüfer olmuştu. Şimdi eminim Nilüfer'in adını bile anmak istemediği tek plağıdır "Ohh Ohh".
60'lı yıllardan pop müziğimiz günümüze nasıl gelmiş görüyorsunuz. Film isimlerinin veya maçlardaki hareketlerin şarkılaşmaya başladığı müzikteki yozlaşma sadece bu tür plaklar için geçerli değildi. Bu türlerin dışında yer alan bazı plaklardaki garip isimlerde müzikseverlerin karşısına çıkıyordu. "Sevişiyoruz İşte" Arzu, "Günah Kadını" Taner Şener, "Bana Derler Çapkın Suzan" Suzan Avcı, "Soy Beni" Maha vs. İşte şarkıların sözlerinin değiştirilip maçlarda söylenmesinden filmlerdeki edepsiz söylemlerin şarkı olması 80'li yıllarda arabeskin patlamasıyla son bulur. 90'lar da tekrar patlayan pop müzik yine bu söylemlere dönmekte gecikmez. "Bandıra Bandıra Ye Beni", "Azıcık Ucundan Versen"e kadar gider şarkılar. Gönül Akkor'un söylediği gibi "Böyle Gelmiş Böyle Gider" bu dünya.

Hakan Eren/Bir Zamanlar

"Mutlu çocukluk" uydurması!

Bazıları vardır, ne yapar eder, lafı "o eşsiz güzellikteki çocukluk günleri'ne getirir!Bazıları mı? Hayır, hepimiz.Hepimiz çocukluk günlerimizi anmaya, onları balandıra ballandıra anlatmaya bayılırız.Şimdi gördüğümüz dut ağaçlarının hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur da, çocukluğumuzda tepesinde dolaştığımız dut ağaçlarıdır esas olan...Şimdi yediğimiz Ramazan pidesi mi? Şimdikilerin hem lezzeti hem kokusu çocukluğumuzdakilerin silik birer taklididir sanki, o kadar...İnsanların iyisi, dürüstü, doğrusu, seveceni, seveni, sevileni kalmamıştır sanki!O insanlar bizim çocukluk yıllarımızda yaşamış, sanki biz büyüyünce yeryüzünden çekilip gitmişlerdir!Öyle anar, öyle anlatırız çocukluğumuzu...Fakat bazılarımız da vardır ki, çocukluk mutluluklarından söz ederken yüzlerindeki çizgiler acımasız bir açık sözlülükle onları yalanlar...Çok hırpalayıcı bir çocukluktan çıkıp geldikleri ama yıllar içinde "faça"larını düzeltebildikleri için şimdi kendilerine yeni bir tarih yarattıkları belli olur...
Hatırlama eyleminin belki de en güzel yanı; hatırlarken geçmişi de yeniden düzenleyebilme becerisidir.Yoksa öyle olmasa...Hani Nietzsche'nin dediği gibi hafıza bazen "irin toplamış bir yara" olup çıkar. Ki, hafıza kaybı kadar kötüdür böylesi. Nasıl bir felâkettir, yaşayan bilir!Allahtan, hatırlamak, kuytudaki hatıraların tozlarını silip gün ışığına çıkarmak değildir.Hatırlamak, eski anıları cilalamak; hatta bazen geçmişi bugünün etkilerine göre yeniden kurmaktır...
Şimdi itiraf edelim ki, çocukken özünde mutsuzduk!En iyi zamanlarımızda bile sıkılıyorduk.Hep "küçüktük" işte; büyüklerin dünyasında küçücüktük ve bu aslında berbat bir histi. (İnsan ancak büyüdüğünde, çocukluğun sorumsuz dünyası meğer ne hoşmuş, diyor ya, ayrı konu!)İstediklerimizin çoğu yapılmıyordu; bizim onları kendi başımıza yapacak gücümüz de yoktu! Akranlarımızla ilişkilerimiz sakınmasız kıskançlıklarla kirleniyordu.Kabaydık, bazen çok hoyrattık.Öyle olmadığımızda da "vur ensesine al ağzından lokmasını" usluluğundaydık...
Neden böyle? Neden derin geçmişimizde "asude bir bahçe" (cennet) olduğuna inanma ihtiyacındayız, neden bunu arzuluyoruz?Yanıt çok uzun!Ve sanırım, antropolojik (yani insan olmanın kültürel-yapısal tarihine bağlı) bir köke kadar dayanıyor.Birbirinden çok farklı da olsa, bütün kültürlerde insan cennetten çıkar ve cennete döner.Çocukluğumuza da aynı temelde bakıyor, öyle düşlüyoruz...
Çocukluğumuz. O, yalan da olsa bizim kayıp cennetimiz!

Haşmt Babaoğlu/Vatan

80'lerde ne kokardık?




Ahu Tuğba

Ahu Tuğba, sadece saç modeliyle bile tüm seksenlerin özeti olabilecek bir ikondu. O da sarışın ve alabildiğine seksiydi. O vakitler seksi olmanın yollarından biri de hafif dişlek olmak ve peltek konuşmaktı sanırım. Ajda'dan Nükhet'e herkesin ön dişleri ağzından dışarı fırlayacak gibi durur, kameralara poz verirken, alt dudak muhakkak damağa yapıştırılarak dişlek görünümü kazanılırdı. Ahu'nun ağız yapısı doğal olarak öyleydi ve bu durum ona baştan seksilik kazandırıyordu. Yanı sıra şahane bir vücudu vardı ve o sağ olsun, vücudunu bizden hiç esirgemiyordu. Yeşilçam'ın dört yapraklı yoncasının ne kadar katı kuralı varsa Ahu hepsini yıkmış, filmlerde soyunmuş, dökünmüş, öpüşmüş ve hatta yatağa da girmişti. Her ne kadar sevişme sahnelerinde sadece omuz hizasında çekim yapılır ve halvet hali izleyiciye mimiklerle aksettirilirse de, zaman zaman genel planda Ahu Tuğba'nın bacaklarını ve omuz dekoltesini görebilme şansımız olurdu. Olay vuku bulduktan sonra yatakta yan yana yatarken görüntülenirlerse, üzerilerine örttükleri nevresim, erkek oyuncunun göbek hizasına kadar inse de, Ahu Tuğba'nın mutlaka göğüs hizasında kalırdı. Tabi her şeye rağmen afro saçları ve abartılı makyajı da asla bozulmazdı. En çok bu yüzden hayrandık kendisine. Her dem şahaneydi.
Gazino sahnesine de çok uzun süre çıktı Ahu Tuğba. Sahneye atla da çıktı, motosikletle de. Yeri geldi dans grupları kurdu, yeri geldi göbeğinde kanun çaldırdı. Hepsinden gazeteler sayesinde haberdar olduysam da artık sade vatandaşların ödeme gücünü çoktan aşmış o gazino programlarına gitme şansım hiç olmayacaktı. Zaten olsa bile gazinolar nicedir ailelerin gidebileceği yerler olmaktan çıkmıştı. Yine de o kocaman kocaman vatkalı, mayo dekolteli kostümleri, pırıltılı saç bantları ve merinos saçlarını pek beğenirdim gazetelerde gördükçe. Sesini de merak ederdim tabi. Bir keresinde Nokta dergisi epeyce kapsamlı bir Ahu Tuğba dosyası hazırlamıştı. "Bu kadın ne iş yapıyor," diye soruyorlardı dosyayı hazırlayanlar. Film artisti deseniz, kötü bir oyuncu. Şarkıcı deseniz, sesi berbat. Ama her Allah'ın günü gazetelerde, dergilerde. Tabi o vakitler meşhur olmanın kriterleri vardı. Bir vasfı olmayanın meşhur olması tuhaf karşılanırdı. Semraaanımlardan, Fatmaaanımlardan çok çok önce... Eskidendi, çok eskiden...
Ahu Tuğba seksenleri devirirken nihayet bir kaset yaptı da sesini duymak nasip oldu bize de. "Buyur Gel / Mırnık" adını taşıyan bu kaset, Neşe Karaböcek'in firması Altın Plak etiketiyle yayınlanmıştı ve kapak iki adet epeyce açık saçık Ahu Tuğba resmiyle süslenmişti. Şarkılarsa o günlerde çok gözde olan Burhan Bayar stili arabesk eserlerdi. Tabi Ahu hemen her şarkıyı konuşur gibi bir üslupla söylüyor, hatta şarkı söylemekten ziyade dinleyenlerin kulağına şarkı sözlerini fısıldıyordu. Başından sonuna dek on şarkıyı dinlemek doğrusu pek kolay değildi. Ben en çok kasetin üçüncü şarkısını seviyordum. "Uğurlar Olsun" adlı şarkı aslında son bir dakikasına dek son derece sıradan bir arabesk şarkıydı ama o son bir dakikada birdenbire Ahu Tuğba, alabildiğine şuh bir sesle sevgilisine cilve yapmaya başlıyordu. "Doğru söyle sevgilim, ne kadar çok seviyorsun beni? Ben seviyorum seni, sen de seviyor musun beni? Mırnık? Hı?" Tüylerim mi ürperiyor, içim mi gıcıklanıyor, dehşete mi kapılıyorum yoksa kendimden mi geçiyorum ayırt edemiyordum ama çok seviyordum bu birkaç cümlelik şımarıklığı. Serde ergenlik vardı tabi.
Ahu Tuğba da bir süre sonra önce sahneden, sonra sinemadan uzaklaştı, defalarca evlenip boşanmaları, eski kocalarıyla kavgaları ve hatta kürkleri bile haber yapılmaz oldu. Yıllar sonra onu Ünlüler Çiftliğinde görünce eski bir dostu görmüş gibi oldum. Onun o hidayete ermiş tavırları, bağışlayıcı, hoşgörülü, yer yer sinirine yenik düşse de hep bir derviş sabrı taşır görünmeye çabalamaları filan nedense bana çok sahici, çok içten geldi. Hiç kızmadım ona, hatta tozlanmış kasetini bulup bir yerlerden, yıllar sonra tekrar dinledim. Sevgilisine "mırnık" diye hitap eden frapan kadının cilveli sesi eskisinden daha da sevimli geldi kulağıma. Yaşlanmaya başladığıma bir kez daha kanaat getirdim.

Hakan Tok/Bir Zamanlar

Hayat hep kaçar, kovalamak çare mi?

Kimi tanıdıklarım var; sürekli "bir şeyleri kaçıracak olmak"tan korkarak yaşarlar. Ne yapsalar içlerindeki o duyguyu yenemezler.Hep endişeli bir telaş içindedirler.Hep son trene yetişmeye çalışır gibidirler.Yanlış anlamayın; hızlı yaşayanlardan söz etmiyorum; bulduğu her istiridyeden inci çıkacakmış gibi yaşayan ama çekmecedeki incisini unutanlardan söz ediyorum.Hani tatil üstüne tatil yaparlar, gezerler, tozarlar ama yine de tatil dönüşlerinin o tatlı yorgunluğunu yaşayamazlar. Çünkü hemen meşum bir huzursuzluk sarıp sarmalar ruhlarını. "Gidilecek ne çok yer var ama imkan yok" diye ağlaşırlar.Paralarını biriktirir; ekleştirir ve durmadan bir şeyler satın alırlar. Peki rahata ererler mi? Ne gezer! Çünkü her seferinde fark ederler ki, daha alınabilecek ne çok şey var, yetişmek imkansız!Severler, sevilirler; hatta o koşuşturmaca içinde aşık bile olurlar. Çünkü sıra aşka gelmiştir ve aşk da kaçırılmaması gerekenler listesindedir! Yine de durmazlar, durulmazlar. Karanlık bir ses gece gündüz fısıldamayabaşlar bu kez: "Özgürlüğün elinden kaçıyor; tut, yakala onu!"Ah şu modern hayat! O da az kışkırtmaz bu telaşı!30 yaşına gelmeden önce görülecek on yer!50'ine gelip de geriye baktığında yapmış olmaktan mutluluk duyacağın 20 şey!Daha neler, neler!Eş dost karşılıklı nispet yapmalar, hasetler, özenmeler, sidik yarıştırmalar cabasıdır...Sonra gelsin iç buruklukları ve birbirinden uyuz ama dibine kadar samimi korkuların yarattığı bitkinlikler...
Oysa...Şimdi şuracıkta ne yapsak, orada yapılmamış şeyler kalır.Ne kadar çoğaltırsak çoğaltalım sahip olduklanmızı, başka şeyler eksik kalır, hiç tamamlanmaz.Bir şeyi tutabilmek bir başkasının ellerimizin arasından kayıp gitmesiyle mümkündür.Kimi sevsek, başka ihtimallerin boynu bükük kalır.Ve bir başka yere gitmek her zaman burayı ihmal etmektir.Yani, kabul etmesi zor tabii ama hayat hep kaçar...Hep bizden önde koşar, hepbizden daha hızlıdır.Arkasından koşmak fayda etmez.Mehmet Eroğlu'nun yeni romanı Düş Kırgınları'nın kahramanı aşkın acılarını anlatırken "sorun aşık olup olmamak değil, aşktan elde ettiğinle ne yapacağını bilememek" diyor ya hani...Hayat da öyledir.Onunla ne yapacağını bilmiyorsan, istediğin kadar koş, koşuştur arkasından!
Varsın gençler ve zenginlerşimdi söyleyeceğime inanmasın!Şu yaşa geldim ve artık daha açık seçik biçimde biliyorum ki, yaşanabilecek birçok şeyi yaşamamış olmak çok önemli bir dert değil. Hangisini yaşasan, yaşamadığın çok şey kalacak nasılsa!Ama yaşadıklarımıza ve yaşadıklarımızla ne yaptığımız önemli...Ya yaşadıklarımızda çuvalladıysak?Bodrum'da, Venedik'te, Barselona'da, İstanbul'da, nerede olursa olsun güzel kahvaltı masalarına yıkanmış bir yüzle ama bulanık ve kirli bir ruhla oturmuşsak...Nice yatağı şehvetimizin ateşiyleyakıp kül etmiş olmamıza karşın sevgilimizi bir kez bile doyasıya öpememişsek...Bu kaybı telafi etmek kolay mı?Arzularımızın, özlemlerimizin, yaşamak isteyip de henüz yaşamadıklarımızın bizi içten içe kemiren cazip davetlerini inkar etmek sahtekarlık olur.Ama ya yaşadıklarımızı ucundan tutuyor, hep eksik bırakıyorsak?Ya her elde edişimiz duyumsuzluğumuzu kışkırtıyorsa?..Ya başımıza talih kuşu gibi konuvermiş aşkları bile kısa sürede berbat bir kimlik-kişilik kavgasına çeviriyorsak?İşte asıl o zaman yanmışız demektir.
Biliyorum, bu laflar iri ve iddialı laflar.Ama gerçek şu ki, karşısına çıkan her kariyer merdivenine tırmanmak isteyip de düşüp yara bere içinde kalan; her zevkin peşinde tatminsiz köle olup çıkan, belirsiz geleceğin çekiciliğine kapılıp şimdi yaşadıklarını ıskalayanları gördükçe böyle laflar etmekten kendimi alamıyorum.

Haşmet Babaoğlu/Vatan

Karaoğlan

Karaoğlan'ın öyküsü 1959'da Akşam gazetesinde başlar. Tarihsel romanlarıyla tanınan Abdullah Ziya Kozanoğlu'nun yazdığı öyküler Ratip Tahir Burak'ın çizgileriyle buluşur ve çizgi-romana dönüşür. Kısa sürede Burak'ın yerini genç çizer Suat Yalaz alır. Bu çizgi-romanlarda Kaan adlı bir kahraman ön plana çıkar. Kozanoğlu'nun 1962'de gazeteden ayrılmasından sonra Yalaz, bu tiplemeyi Karaoğlan adıyla kendisi yazıp çizmeye girişir.
Aynı yıl Atıf Yılmaz bu kahramanı, senaryosunu Yalaz'ın yazdığı "Cengiz Han'ın Hazineleri" ile beyazperdeye taşır. Ancak başrolde Orhan Günşıray'ın, onun sevgilisi Çavdar Tarlası rolünde Fatma Girik'in ve kötü adam rolünde Öztürk Serengil'in oynadığı, özgün müziklerini Ruhi Su'nun yaptığı bu filmin hemen ardından devam filmleri çevrilmedi. 1965'te ise bu kez Suat Yalaz kolları sıvayıp ve yapımcı-yönetmen-senarist olarak sinemaya geçti. Karaoğlan'ı canlandıracak oyuncu bulmak için Akşam'da büyük boy ilanlar yayınlandı. Başvuranlar adaylar arasında bir türlü uygun biri bulunamadı. Derken Ankara'dan konservatuar mezunu, genç tiyatro oyuncusu Kartal Tibet başvurdu. Suat Yalaz bundan sonrasını şöyle anlatıyor: "Kartal'ın ismi dikkatimi çekti benim. Hem Kartal, hem Tibet, sanki ben uydurmuşum gibi... Kartal'ı gördüğüm zaman baktım, 1.85 boy.. Boylu, poslu yüzü de fazla silik. Tamam, dedim. Ben buna peruk koyacağım, kaşlarını da boyarım... Yani çizdiğim Karaoğlan'ı olduğu gibi yüzüne koyarım." Karaoğlan filminin Temmuz, Ağustos sıcağında Anadolu bozkırında 45 günde gerçekleşen çekimlerinde kalabalık bir figüran kadrosu, hatta 60 civarında at kullanılmasından dönemin sinema basınında övgüyle söz edecektir.
Suat Yalaz ile Kartal Tibet arasındaki verimli işbirliği birkaç yıl sürdü. Bu zaman zarfında çok sayıda Karaoğlan filmi çekildi. Kartal Tibet'in sinema kariyeri de böylece başlamış oldu.
Karaoğlan filmlerinin gördüğü ilgi üzerine bir diğer çizgi-roman kahramanı, 1965'te Cumhuriyet gazetesinde Ayhan Başoğlu'nun yaratmış olduğu Malkoçoğlu 1966'da Süreyya Duru tarafından beyazperdeye uyarlandı. Malkoçoğlu'nu sinemaya jön olarak başlayıp "Horasan'ın Üç Atlısı" (1965) ile tarihsel filmlere geçen Cüneyt Arkın canlandırdı. Malkoçoğlu gösterime girmeden önce Ses dergisi şöyle soruyordu: "Bakalım Karaoğlan Kartal Tibet mi, yoksa Cüneyt Arkın Malkoçoğlu mu seyirciyi daha çok etkileyecek?"
Yani Karaoğlan'ın çizgi-roman olmaktan öte, Türk sinemasına katkısını bilmem anlatabiliyor muyum?
Karaoğlan, 13. Yüzyıl'da yaşamış bir Uygur Türkü olup, Cengiz Han'ın hizmetinde bir silahşördür. Uzun siyah saçlı, delişmen bir oğlandır. Yakışıklı ve çapkındır. Bazen babası Baybora Alp ile, bazen kadim dostu Çalık ile, bazen de yalnız vaziyette Çin'den Hindistan'a, Bizans'tan Arabistan'a kadar uzanan bir alanda dolaşır durur. "Canını Albızlar alası Camoka"yı gördüğü anda eli kurt başlı kılıcına gider.
Fazla konuşmayan, asık yüzlü Tarkan'ın aksine; Karaoğlan'ın gelişmiş bir espri anlayışı ve güleç bir yüzü vardır. Yerine göre dövüşürken bile espri yapmaktan geri kalmaz. (Bir macerasında, kavga esnasında rakibine şöyle demişti: "Sen cümbüşü seven biri olmalısın, elindeki kılıcı zurna gibi tutuşundan belli..") Bu tatlı dilli silahşörün kadınlarla da arası hep iyi olagelmiştir. Şimdi size saçma gelebilir ama, bir sevişme sonrası nehir kenarında gusül abdesti bile alır.. "Ne yapıyorsun öyle?" diye soran kıza da "Sen de seviştikten sonra bir su dökünsen, vücudun canlanır. O zaman İslam'ın niye böyle emrettiğini anlarsın.." demiştir.

Feride Kahler/Gazoz Ağacı

Siyah beyaz fotoğraf...

Dört yaşındayım. Annemle el ele tutuşmuşuz, bir fotoğraftan siyah beyaz bakıyoruz ikimizde... Annem, dar blazer buluzünün üzerine dökülen kabarık uzun saçları , yüzünü kaplayan kahverengi gözlüklerin ihtişamıyla tıpkı o günlerin tanrıçası Brigitte Bardot gibi. Dar ve kısa eteğinin yırtmacından görünen uzun bacakları, uzun topuklu bilekten bağlamalı ayakkabılarıyla tam bir manken edasında objektife bakıyor. Bense güneşin aydınlığında kısılmış gözlerim, beyaz kısa fırfırlı bulüzüm, bilekten bağlamalı rugan ayakkabılarımla, tıpkı annemin kopyası gibi şımarık bir gülüş fırlatmışım.. O günü dün gibi hatırlamama sebep bu fotoğraf, Çünkü fotoğraf çektirmenin bir tören olduğu dönemlerde yaşıyoruz. Televizyonun yeni yeni piyasaya çıktığı ve herkesin daha evine girmemişken ve siyah beyazken ve tek kanalken ki dönemlerde... Ana caddelerin daha sokak olduğu, arabaların tek tük geçtiği, bir chavrolet in arka camında ki boynu oynayan köpeğin moda olduğu yıllar bunlar... Dantelli yastıkların ve oymasız sade mobilyalarİn, bahçe toplantılarının, açık sinemaların, ikindi vakti en güzel kıyafetlerle piyasada dolanmanın moda olduğu yıllar. Mini eteklilerin ayıplanmadığı yada şöyle dönülüp bakılmadığı yıllar. Kışları bozkırın ayaz taşra şehri, yazları feneryolu nun sıcak esintili tatil yılları... Kadıköy salı pazarının, beyaz köşkte sahne alan Emel Sayın ın, 5 kere belini dolayan 3 metrelik ince kemerlerin, omuzları bir amerikan futbolcusu gibi şişiren vatkaların en popüler zamanı...
Bir siyah beyaz fotoğraf...annem ve ben. Bakışlarımız, önümüzde uzanan hayatın bilinmeyen heyecanlarıyla dolu olduğunun kanıtı. Merakla bakıyoruz çünkü objektife. Muhtemelen ben, az sonra annemin bana alacağı bir oyuncağın hayalini kurmaya başlamışım bile. Bileğimdeki nazar boncuklu altın bilekliği göstere göstere, objektife poz vermem, içimdeki küçük kadının belki de ilk uyanışlarından. Baş ucumda uyuduğum rugan pabuçlarımın yerini hiç bir şey tutmasada... Annemse " işte bu benim kızım, hem güzel hem de bana ne kadar benziyor di mi?" der gibi süzülmüş... Bütün anneler, çocuklarına bu kadar güzel mi görünür bilmem? Gerçekten o kadar güzel ki...
Fotoğrafa odaklandıkça, daha da ötesini görüyorum. Piknikler, dünyaya geldik bir kere ler, ispanyol paça pantolanlar, beyaz kelebekler, rakı bardağında balık olsamlar filan filan... Okul yılları, okul arkadaşlıkları, otobüs aşkları, bitmeyecek sandığım ilk aşk, ilk serüven...Ve kendimi bir küçük hanım olarak hissetmeme neden olan o çamaşırıma bulaşan taze kırmızı. ilk şaşkınlığım, ilk denizden mahrumiyetim, erkeklere kaçamak bakışlarımdaki o hınzır gülümseme. Samimi ama utangaç bakışmalar. Tatil sonu mektuplaşmaları, beyaz kağıtlara sinmiş bir erkek kokusu, sonradan sıkılmış parfümün mürekkebi dağıtan harfleri tamamlama sevdası. Şimdi bütün bunları yazarken, kendi çocukluğumdan çok başkasının çocukluğunu dışarıdan seyreder gibi oluyorum. Sanki bunlar hiç yaşanmamış, öyle hooop diye bir yerde, mesela 30 lu yaşlarda kucağıma bırakılıvermiş gibi. Oysa şimdi ki benin yansıması bu yaşananlar...Daha da yaşanacaklar... Hepsi tıpkı o siyah beyaz fotoğraftaki gibi konuşacaklar.
Annemi özleyeceğim, bizim dere gören evimizi, çocukluk aşkımı, muammer dedeyi, iğde ağacımızı, rugan pabuçlarımı, filli parkı özleyeceğim. O fotoğrafa bakar gibi bakacağım çocukluğuma. O fotoğraf gibi koruyacağım , daima...

Sibel Bengü

Eurovision Şarkı Yarışması: Seksenli Yıllar

1980 yılında yarışma Hollanda'da yapılacaktı. Türkiye bu kez farklı bir strateji izlemeye karar verdi. Ülke elemelerinden vazgeçildi. Bir profesyonele "görev verildi." Ajda Pekkan Eurovision Şarkı Yarışması'nda Türkiye'yi temsil edecekti. Ajda Pekkan, o yıllarda sanat yaşamının doruklarındaydı. Türkiye'de bir numaraydı. Yurtdışı deneyimi vardı. Daha uygun bir isim olamayacağı düşünülmüştü.
Bestecilere şarkılar ısmarlandı. Gelen besteler elenerek önce beşe, sonra üçe indirildi: Bir Dünya Ver Bana, Olsam ve Pet'r Oil... Dönemin ünlü müzik adamlarından kurulu jüri, sözlerini Şanar Yurdatapan'ın yazdığı, Attila Özdemiroğlu'nun bestelediği Pet'r Oil'ü birinci seçti. O yıllarda dünyada petrol krizi vardı ve şarkı bu krizi esprili bir dille anlatıyordu. Oryantal ritmi ve kıvrak melodisiyle Türkiye'de çok sevildi Pet'r Oil. "Aman petrol, canım petrol..." nakaratı hemen dilimize yerleşti. Ajda Pekkan'lı yarışma için öncekilere göre çok daha profesyonel bir hazırlık dönemi yaşandı. Yabancı uzmanlara danışıldı. Şarkının düzenlemesi iyice elden geçirilip yenilendi. Topkapı Sarayı'nda renkli bir tanıtım filmi çekildi. Broşürler, promosyon plaklar bastırıldı. Her şey dört dörtlük yürüyordu. Ajda Pekkan'ı yarışmanın yapılacağı Lahey kentine uğurlarken, bu kez kendimize güveniyorduk. Eski kötü dereceleri hiç aklımıza getirmiyorduk. Yer, yer "birincilik"ten bile söz edilir olmuştu. Ne de olsa, elimizdeki en büyük kartı oynadığımızı düşünüyorduk. Hollanda'da yarışma öncesi hazırlıklar yolunda gidiyordu. Tanıtım filmimiz büyük ilgi görmüş, yarışmacımız beğenilmişti. Tek bir aksilik vardı ki, o da sonucu ciddi olarak etkileyecekti.
Yarışma sırasında sanatçılara eşlik eden Eurovision orkestrası, Pet'r Oil'ün oryantal ritmine uyum sağlayamamıştı. Durumu kurtarmak için düzenlemede yapılan değişiklikler işe yaramadı. Ajda Pekkan'ın performansı da, dansçı-vokalistlerin kıvraklığı da durumu kurtaramadı. Ajda Pekkan ve Pet'r Oil, Türkiye'nin derecesini daha önceki yıllardan birkaç sıra yukarıya taşıyabildi ancak. Türkiye, 19 ülke arasında 15. Sırada yeraldı. Üstelik de bu iki derecelik yükseliş, o yıl ilk defa yarışmaya katılan Fas'ın verdiği 12 puan sayesinde olmuştu. Başta Ajda Pekkan olmak üzere herkes şaşkındı. Bu kez iddialıydık, umutluyduk, beklentimiz vardı. Ama yine olmamıştı. Bu sonuç, Ajda Pekkan'ın müzik yaşamında ciddi bir darbe oldu. Uzunca bir süre yurt dışında kaldı, Türkiye'ye dönmedi. Kendisine teklif götürüldüğünde "seve seve" kabul eden Pekkan, sonraki yıllarda, yarışmaya katılmış olmasını "büyük bir hata" olarak değerlendirilecekti.
Ajda Pekkan Türkiye'den uzak kaldı ama, o yılın birincisi Johnny Logan, kısa bir süre içinde ülkemizi komşu kapısı yaptı. Defalarca Türkiye'ye geldi, konserler verdi. What's Another Year adlı romantik şarkısı ile birinciliği İrlanda'ya kazandıran Johnny Logan, Türkiye'de genç kızların kalbini kazanmayı da başarmıştı.

Alper Fidaner

Dünya kokar, hayat kokar, umutlar, anılar kokar!

Koku kayıt cihazlarımız olsaydı...Artık minicik hale gelen ve kolayca ceplerimizde taşıdığımız ses ve görüntü kayıt ve oynatma cihazlarımız gibi bir şey yani...Ne güzel olurdu, değil mi?Sabah kalkınca önce mutfağa gidip kahve için su ısıtıcısının düğmesine bastıktan sonra koku kayıt cihazımızı salonun ortasına yerleştirip "play" düğmesine dokunsaydık...Gecenin geç bir vakti ekmek almak için girip kaydediverdiğimiz fırın kokusu odanın içine yayılsaydı. Mısır ekmeğinin, köy ekmeğinin, taze francalanın ve geceden çıkan simitlerin kokusu...Düşünebiliyor musunuz?Tamam. Bazılarınız hemen "öyle şey olur mu, her şey yerinde güzel" lafını yapıştırıverecek, eminim.Peki, sevdiklerimizin, sevgilinin kokusunu kaydetsek, sonra da ara sıra o kokuyla özlem gidersek!..O da mı alışılmadık, uygunsuz ve "doğal" olandan uzak?iyi. Diyelim ki bir akşam evinizin balkonunda oturuyorsunuz. Hanımeli mevsimi geçmiş ama hava tatlı, ılık ilkyaz akşamları gibi.Balkondaki sehpanın üzerine koku kayıt cihazını getirip düğmesine bassanız, böylece geçen haziranda kaydettiğiniz o baygın, o başdöndürücü hanımeli kokusu akşamın içine karışsa...Veya geçen yaz çoksevdiğiniz sahil kasabasında kaydettiğiniz deniz, dağ kekiği ve turunç kokusubirden balkonunuzu sarsa...Fena mı olur? Buna da itiraz edecek değilsiniz ya! Kokulu mumlardan medet ummak yerine en "hakikisinden kaydedilmiş kokular, fena mı olur?Ama hayal işte!
Teknolojik ilerlemenin koku duyusunu savsaklamasını tuhaf karşılamamak!Çünkü hepimiz koku duyusunu, kokunun hayatımızdaki yerini hafife almaya eğilimliyizdir.Bakmayın, milyarlarca doları güzel koku endüstrisine yatırıyor olmamıza!Kimse kör olmak istemez, kimse sağır olmak istemez; hatta tat duyusunu kaybetmek kimsenin işine gelmez. Ama "hangi duyunu feda etmeyi göze alırdın" diye bir oyun oynasanız, çoğu kişi "koku duymasam da olur" der.Oysa kokusuz yapamayız!Dünya kokar çünkü, hayat kokar.Aşklar ve nefretler kokar. Anılar, en çok da onlar kokar...
Geçen akşam geniş koltuğa yayılmışız; ben televizyonda futbol yorumlarını izlerken o kitap okuyordu.Birdenbire bana dönüp "Şu anda ne kokmasını istersin?" diye sordu.Gözleri parıldıyordu.Otomatiğe bağlanmış halde önce "hanımeli" dedim. "Bir de yağmur sonrası ıslak toprak kokusu" diye devam ettim."Ya sen?""Çorba kokusu.""Karnın acıkmış!""Yo, çok tokum. Ama çorba kokusu içimi ısıtır hep. Belki üşüdüm biraz!"Sonra ikimiz de fikir değiştirdik, buna ne kadar fikir denirse! Çünkü fikirden çok arzuların dili egemendir kokulara...Ve her nedense ikimiz de taze nane kokusunda karar kıldık!Yok, olacak gibi değildi.Tok karnımıza da olsa bir şeyler alıştırmalıydık.Üzerine taze nane serpiştirilmiş renkli, lezzetli hayaller kurarak kuru grissiniler atıştırdık...Çok eğlendik, bir daha sevdik birbirimizi, daha çok ve kokulu sevdik!..
İtiraf edeyim, dünden beri ilk kez yaşlanıyor olmaktan korkuyorum.Kalkar, gece gece kütüphaneyi karıştırır, fizyolojikitaplarını açar, sonra internete girip bilimsel araştırmaları okumaya çalışırsan böyle olur...Sevgili okurlar, olay şu: Yaşlanma koku duyusuna ağır darbe vuran bir süreç.İnsan burnunun içindeki tepe oyuklarda yer alan moleküler koku alıcılarla beyin arasındaki bağlantı öyle muhteşem ki aslında, düşünün: 10 bin ayrı kokuyu algılayabiliyoruz. Ama yaşlılık bu yeteneğin giderek artan ölçülerde kaybını getiriyor. Hele 80 yaşına falan gelmek bir tür doğal "anosmia" (koku duyusundan yoksunluk) haliymiş çoğu insanda...
Tom Robbins miydi? Galiba oydu, güzel kokunun sadece haz kaynağı değil, aynı zamanda umut mesajları da taşıdığını söyleyen...Öyledir, güzel kokuların sesi-sözü vardır sanki!İnsanın kulağına fısıldarlar; "her şey iyi olacak, güzel olacak, merak etme!"Ama bazı güzel kokular vardır ki, bizim için "güzel" kokular hani; belleğimize kazınmışlardır, güzel güzel acıtırlar!Birini tanırım...Yürürken durur, kafasını duvara dayar, Fikret Kızılok'un Sevda Çiçeği şarkısını mırıldanırdı: "Şimdi artık seni koklar yalnızlığım / seni arar, seni sorar sevda çiçeğim."

Haşmet Babaoğlu/Vatan

Türk Playmen'inin ilk sayısı



Playmen'in Türkiye'deki ilk sayısı.
Aralık 1985. Kapağında rahmetli Derya Arbaş.

Hakan Kürklü'nün arşivinden...

Bayramların kokusu vardı eskiden...

Eskiden içimi bayan "neydi o eski bayramlar" yazılarından bir tane yazabilecek kadar büyüdüm sayılır artık...Tuhaf şey:Çocukluğunuzla aranız açıldıkça, maziyle bağlarınız güçleniyor sanki... Hayat denilen inişli çıkışlı merdivenden tırmanırken hiç dönüp arkaya bakmıyor insan, orta yaşa erip de inişe geçtiğinde ilk basamakları merak etmeye, özlemeye başlıyor.
Bayramlar, işten ve büyük şehir hayatından kaçmak için birer tatil vesilesi haline geldiğinden beridir eski bayramlar çınlamaya başladı kulağımda...
İlkin sesleriyle... sonra kokularıyla...
Bayramların sesi vardı eskiden...
Sahurda, uykunun en derininde ramazan davulcusunun sesi... İftarda gümbürtüyle patlayan topun sesi... Akşam, önce ezanın, sonra radyoda "Allahım sana inandım, sana sığındım" diyen spikerin davudi sesi... İftar sofrasında açılan ellerin, şükredilen nimetlerin sesi... Ertesi sabah, ahşap battal radyodan yayılan fasılda cıvıl cıvıl şakıyan cümbüşün, kapıda bahşiş almaya gelmiş davulcuyla mahalle çocuklarının sesi... Postadan çıkan kartın yaldızlı kapağı açıldığında Noel şarkıları çalmaya başlayan piyanonun sesi... Öğleden sonra, arsada yeni bayram papuçlarıyla top oynarken annenin pencereden "Oğlum yazık değil mi, yeni aldık daha" diye sızlanan sesi...Kırılan bir camın ve öfkeli bir evsahibinin elinde patlatılan futbol topunun sesi...
Bayramların kokusu vardı eskiden...
Uyanır uyanmaz, başucunda yeni çift ayakkabının deri kokusu... Gün ışığıyla evde bayram temizliğinden arkakalan kesif sabun kokusu... Kahvaltı sonrası, ana-babanın önce elinde, sonra yanağında saf limon kolonyası kokusu... Misafir odasının ortasına konuçlandırılan şekerlikten yayılan dayanılmaz çikolata kokusu... Sokakta mantar tabancasının barutuyla çatapat kokusu... Lunaparkta derin bir silindir içinde gürültüyle dönüp duran motorların egzoz kokusu...
Karışırdı kimi zaman o sesler kokulara...Bayram namazında vaizin huzurlu sesi ile az biraz çorap kokusu... Öğle yemeğinde anneannenin mantısına damlayan yağın kokusuyla, ortak tepside telaşlı kaşık taarruzunun sesi... Mümkün mertebe kibar olmamız gereken misafirliklerde büyüklere sunulan kristal likör kadehlerinin şıngıntısıyla, içine rengarenk dolan likörün sesi... Mezarlıkta sulanmış toprak kokusu ile yüze sürülen ellerin arasından fısıldanan "El fatiha" sesi... Gece sobada kestane çıtırtısına eşlik eden yanık odun kokusu...Yıldızlı, asude gecelerde, uykudan önce dedenin bilinmeyen bir dilde dualar üfleyen nefesi ile uzak diyarlardan masallar okuyan sesi...
Dedim ya, bayramların kokusu, sesi vardı eskiden;
... o yıldızlı, asude gece, gökkubbeyi terk etmeden... ebediyen...

Can Dündar/Milliyet

Walkman'e saygılar, sevgiler!..

Fikir 70 yaşında bir adamdan çıkmıştı. Bu fikre "harika" deyip üzerinde çalışmaya karar veren de 60'larındaydı.Torunların cıvıltısının en güzel müzik yerine geçtiği; sükûnet ve başkalarının patırtısından uzaklaşmak istendiğinde kulakların yavaş yavaş ağır işitmeye başlamasına şükredilen yaşlardaydılar.Ama yaptıkları şey 35 senedir genç insanları en koyu mutsuzlukların içinden bir süreliğine de olsa çekip alıyor; can sıkıntılarını dindirmeye yarıyor.İki adamdan birinin adı Masura Ibuka'ydı, ötekininki Akio Morita.Japon elektronik devi Sony'nin kurucularıydılar.Ibuka yürürken bir şeyler dinleme fikrine takılmıştı. Morita ise çocukların okuldan eve geldikleri anda ilk iş olarak müzik aletlerini açtıklarının farkındaydı.
O yüzden gençlerin (çağlar boyunca süren geleneksel tutumdan farklı olarak) yürürken, koşarken, çalışırken de müzik dinlemekten hoşlanabileceklerini düşünmüştü...Sonunda bildiğimiz walkman çıktı ortaya.22 Temmuz 1979 da walkman piyasaya tanıtıldı.Ama sakın başarının ve kamuoyu ilgisinin tereyağından kıl çeker gibi elde edildiğini düşünmeyin!Hem sektör hem medya ve kamuoyu "hani bunun ses kaydı düğmesi?" diye sorup durmuşlardı.Kimse yürürken, koşarken veya başka bir durumda kulaklık takarak müzik dinlemekten hoşlanacak kitlelerin varlığına inanmıyordu. Medya gençlerin ihtiyaçlarını ve zihin yapılarını çözümleyememiş; Ibuka ve Morita'yla hafiften dalgasını geçmişti.Oysa bugün kesinkes biliyoruz ki, walkman denilip geçilmemeli...Müzik dinleme tarihinde gerçek bir sosyal devrimin kilometre taşı ve aracı bu küçük alet.
Peki, ben şimdi durup dururken neden walkman'den söz açtım?Yakın zamanlarda walkman, discman gibi aletlere ayrı bir hayranlık duymaya başladım.Hani "ya walkman olmasaydı?" durumu...Çünkü konu yalnız müzik değil.Bu aletler kimi zaman koruyucu sosyal kalkan, kimi zaman anti-depresan, kimi zaman hayal provokatörü oluyor.Walkman'lerin bu işlevlerine hayranlık duyuyorum doğrusu...Şehrin göbeğinde bir yerdeyim. Kalabalık.Genç bir kız hafif punk hafif çocuksu bir kılık kıyafet içinde otobüs bekliyor. Kafasına göre takılmış işte ve belli ki o anda kendisini çok beğeniyor...Yeter ki keyfi bozulmasın da hiç değilse tek bir güzel gün geçirebilsin!Ama kötülük ve şiddet duygusunun harmanıyla yüz ifadeleri yamulmuş üç adamın genç kızın burnunun dibinde ağıza alınmayacak sözlerle tacizde bulunduklarını ve dahası neredeyse ezik bir şehvetin kışkırtmasıyla kavga çıkarmak istediklerini fark ediyorum. Oraya doğru seyirttiğimde adamlardan biri bir yandan kızın kulaklarından sarkan walkman kablosunu işaret ederken "Boşver abi takılmayalım. Ne dinliyorsa artık o... Resmen başka bir dünyaya gitmiş abiii!" diyor arkadaşlarına ve oradan uzaklaşıyorlar.
Müthiş bir sabah trafiği...Dizi dizi belediye otobüsleri. Kıpırdayamıyorlar bile...O tıkış tıkış otobüsteki gençlerin hallerine bakıyorum. Ne zor iş! Belli ki okul yolundalar. Ama trafik dayanılır gibi değil...Sonra kulak haznelerine yerleşmiş minik kulaklıkları görüyorum."Oh!" diyorum; "şimdi oldu işte! Her sabah bu yol başka nasıl çekilir?"Otobüsün ön sıralarında birisi saçma sapan bir söylev çekerken onlar belki Iron Maiden, belki Şebnem Ferah, belki Kenan Doğulu'yla otobüsü, şehri, ülkeyi, dünyayı bir süreliğine unutuyorlar.Ah, o güzel unutkanlıklar, yaralara merhem dalgınlıklar!..
Çok genç tanıyorum.Ev hapis gibi geliyor. Sokak deseniz yarıaçık cezaevi sanki..Onları hâlâ "bebek" yerine koymaktan kendini alamayan anne babalar; odalarında bile bağımsız bir yaşam alanı bulmakta zorlanan delikanlılar, genç kızlar...Hepsinin aslında en iyi arkadaşı walkman'leri...O küçücük kulaklıklar yoluyla gelen büyük kaçışlar..Ibuka ve Morita o aletin eninde sonunda tutulacağını biliyorlardı.Ama gençlerin özel yaşantılarını bu kadar derinden etkileyeceğini kestirebilmişler miydi? Hiç sanmam.
Yine de onların ve walkmanin icadına emeği geçmiş herkesin anısı önünde saygıyla eğilmek gerektiğine inanıyorum.

Haşmet Babaoğlu/Vatan

Orhan Boran anlatıyor: İşte Yuki

1959 yılı mart ayında, Londra’da BBC Radyosu stüdyolarındayız. Esmer, karakaşlı, karagözlü bir Türk genci burada Türkçe yayınlar servisinde bir radyo röportajı hazırlıyor. İngiltere Kraliçesinin yaş günü dolayısıyla yapılmış bir röportaj, Montaj yapılırken bazı yenler kesiliyor, atılıyor. Bazı yerler tekrarlanıyor. Bu arada İngiliz teknisyen vakit kazanmak için ses bandının kullanılmayacak kısımlarını çabuk çabuk teypten geçiriyor. Etraftaki birkaç kişi Türkçe bilmediği halde gülmeye başlamıştı. İnce bıyıklı, esmer Türk genci gülen İngilizlerin yüzlerine bakarken birden enteresan bir fikirle irkildi: “Bunlar Türkçe bilmediği halde bu sözlere bu kadar gülerse (sözler incelmiş, tuhaf bir hal almıştı) ya bu sözlerin mânalarını bilenler kimbilir ne kadar güler? Üstelik bu sözler esprili, komik komik şeyler olursa?”
işte Orhan Boran BBC Radyosunda çalışırken bunu buldu ve bir ay sonra İstanbul’a gelince arkadaşı Kâmi Acım’a bu fikrinden bahsetti. Kâmi Acım, arkadaşını dinledikten sonra:
- “Aman Orhan, çok iyi bir fikir... Bu tutar” dedi.
- “Peki, ama nasıl yapacağız, anlat bakalım.”
- “Yarısı taklit, yarısı teknik... Taklit senden, teknik benden.”
Ertesi gün, Kâmi Acım’ın ses alma makinesiyle uğraşırken Orhan Boran daktilo makinesini önüne almış, “Dinleyici İstekleri” saatinde anlatacağı fıkraları, söyliyeceği sözleri yazıyordu:
“Brezilya ormanlarında yaşıyan, nesli tükenmiş bir aileden, tavşan kulaklı, sincap kuyruklu, kazma dişli...”
Bu kelimeleri yazdığı ana kadar Londra’da duyduğu ince sesin sahibinin adını bilmiyordu. Ama, şekli ilk saniyede kafasında doğmuştu. Tarifini yaptığı yaratığın adı, tam bu cümleyi yazdığı anda parmaklarının ucundan daktilonun tuşlarına, oradan beyaz kağıdın üzerine döküldü: Yuki... Bu ismin bir mânası, etimolojisi, tarihi yoktu. Ama, milyonlarca kişinin tanıyacağı bir varlığın adıydı. İlk defa 1959 nisanında bir pazar sabahı İstanbul Radyosunda dinleyicilere tanıtılan Yuki, “Ya Mustafa” şarkısını da ilk defa Türkiye’de çalıp dinletiyordu.
Yuki’nin sesini Kâmi Acım, teypin vitesini süratlendirmekle değil, bandın arasından geçtiği bir rulmanın üzerine bir göbek geçirmekle temin etmişti. Nitekim, birçokları hemen Yuki’nin sesini taklit ettiler, ama beceremediler.
Şimdi sözü Orhan Boran’a bırakalım:
- “Ben Yuki’nin sesini konuşurken, hem biraz sesimi inceltiyorum, hem de gayet ağır ağır anlatıyorum. Bandın çekişi hızlandırılınca normal süratle anlatıyormuşum gibi oluyor. Halbuki ben her heceyi, sanki ağır ağır çevrilen bir filmdeki insanlar gibi konuşurum. Dinleyici İsteklerinde Yuki ile yaptığım program mektup alma rekorunu kırdı. Ertesi gün 150 mektup almıştım. Bugün İstanbul Radyosunda en çok mektup alan kimse Yuki’dir. 160 haftadan beri Yuki ile çalışıyorum.
- “Yuki’nin karakteri, huyu-ahlâkı nasıldır?”
- Benimle alay etmeyi çok sever. En büyük merakı beni “harcamak”tır. Spor-Toto’ya meraklı, ama oynıyamıyor. Çünkü resmî veya hükmi şahsiyeti yokmuş. Karımla benim aramda üçüncü bir şahıs gibi yaşıyor. Ben programlarımı yaptıktan, banda aldırdıktan sonra karımla birlikte, radyoda dinlerim. Birçok yerleri unutmuş olurum. Yuki anlatmaya başlayınca hatırlar “Bak hele, neler de söylüyor?” diye gerçekten bir başkası gibi onu hayretle dinleriz. Kendi kendime itiraftan kaçındığım şeyleri ona söylettiğimi psikolog arkadaşlarım anlatıyor. Yuki, hayvandır, erkektir ve hayvanlığından memnundur. Arkadaşı Şişko Nuri’den sonra yakında teyzesi, amcası da ortaya çıkacak. Onu rüyalarımda bile görüyorum. Bu kadar çok popüler olmasının sebebi yediden yetmişe kadar her yaşa, her başa hitap etmesidir. Benim bu başarımda, ilk öğretmenim Ferdi Tayfur’un yarıdan fazla hissesi vardır. Herkes beni havadan-sudan konuşuyor sanır, ama o konuşmalar için uzun uzun, ciddiyetle hazırlanır, ondan sonra halkın karşısına çıkarım. Halk dinlerken, hiç hazırlanmadan konuştuğumuzu sanır. Yuki, kafamda o kadar canlı yaşar ki onun ne zaman ne söyliyeceğini kendim gibi bilirim.”

Ses dergisi, 13 Ekim 1962 (Feza Kürkçüoğlu-Basın Tarihinden)

Naim Dilmener'in not defteri

Türk popu, hele hele pop tarihi denince akla gelen üç-beş isimden biri kuşkusuz Naim Dilmener... İnanılmaz hafızası, müthiş arşivi, eğlenceli üslubuyla yıllardır 60'ları, 70'leri ayağımıza getirir... Gazete yazıları, radyo programları ve de "pop oturulup pop kalkılan" partileriyle... Şimdi de "Hafif Türk Pop Tarihi" kitabıyla kütüphanelerimizde yerini aldı.Dilmener, İletişim Yayınları'ndan çıkan "Hafif Türk Pop Tarihi"nde 60'lardan başlayıp 2000'lere gelen resimli, müzikli, reklamlı, dedikodulu, rengarenk bir hikaye anlatıyor... Kaf Yayınları'nın basacağı "21. Yüzyıla Kalanlar" dizisinin "Türk popu" bölümü olmak üzere yola çıkan, ama maddi olanaksızlıklarla iptal edilen bir projenin ürünü bu kitap. Dilmener'in henüz 4-5 sayfasını yazdığı kitabın yayınlanamayacağı ortaya çıkınca, Fatih Özgüven derhal İletişim'e önermiş projeyi...
2001 Nisan'ında anlaşmışlar ve Dilmener başlamış harıl harıl arşivleri karıştırmaya. Başladıktan sonra görmüş ki, kendi arşivi yetmeyecek Türk pop tarihinin hakkını vermeye: "60'larda çok fazla şey toplayamamışım, param yok, almamışım. 70'lerim var ama 80'lerim yok. Her sıkıştığımda çığlık attım: Hakan Eren, bende 62'ye ait bir şey yok... Hakan Eren bir, Volkan Özboz, Meral Altındal üç... Biri değilse öteki mutlaka çuvallar dolusu malzeme gönderdi bana".Böylece Hey'ler, TV'de 7 Gong'lar, hatta 60'lardan adını bile duymadığı dergiler elden geçirilmiş. Yetmemiş, İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi'nde aylarca çalışıp 40'lardan 50'lerden başlayarak bütün Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet ciltleri taramış. O da yetmemiş, Hürriyet Gazetesi'nin arşivinde Hafta Sonu, Tempo, Blue Jean'leri taramış. Ve iki senelik titiz çalışmanın sonucunda ortaya son derece kapsamlı, keyifle okunan bir Türk pop tarihi çıkmış. Üstelik sadece müzik değil, dönemin atmosferini çizen binbir ayrıntıyla birlikte...
Gerek yazılarında, gerek programlarında sözünü sakınmayan, sevmediğini pat diye söyleyiveren Naim Dilmener'e kitabı yazarken oto sansür uyguladı mı diye soruyorum, gülerek yanıtlıyor: "Ben yazılarımda çok agresifim. Bazen yazarken farkına varmıyorum, farkına varsam öyle yazmayabilirim. Bu kitabı yazarken bak dedim, gazetede bir yere kadar tolere edilebilir bu. Çünkü geçer gider, onu telafi etme imkanın var. İki üç ay sonra o sanatçının beğendiğin bir albümü çıkar, çok güzel bir yazı yazarsın, bir evvelki yazın unutulur gider. Sezen Aksu'da böyle oldu mesela. Ama bu kitap kalacak. Fevri davranırsan bunu düzeltme imkanın yok. Bu yüzden kişilere değil Türk popunun bütününe bakarak yazdım bunu.
Diyelim ki Ajda Pekkan'ın popa bir zararı varsa onu da yazdım, ya da sevmediğim bir şarkıcının Türk popunun mihenk taşı olmuş bir işi varsa onu da yazdım. Ben hep diyorum ya yazıları hayran gözüyle yazıyorum diye, bunu öyle yapmadım"."Hafif Türk Pop Tarihi"nin sayfaları arasında eski dostlar, anılar, öykülerle dolu bir dünya sizleri bekliyor.

Asu Maro/Bir Zamanlar

Musica Francesa

Efkâr, Türkçe bir duygudur...

Bazı sözcüklerin başka bir dilde karşılığı yoktur. "Vardır" deseler bile tam sığıştıramazsınız o derin ve karmaşık anlamı o buz gibi tınlayan yabancı sözcüğün içine. "Efkâr", işte tam böyle. Mesela birisine "canım" diyemezsiniz İngilizce. Desen de tam "Canım benim!" demek gibi olmaz hissi, ne kadar hissettirmek isteseniz de. Belki bu sözcükler yüzünden buralardan gidemiyoruz, kim bilir? Çünkü, bu sözcüklerin karşıladıkları o karmaşık anlamları yaşama olanaksızlığı yüzünden yerleşemez bazıları yabancı memleketlere.
Bir dolmuşta sallana sallana giderken Orhan Gencebay’ın patlak vermesi teypte, yanındaki adamın gözünün kenarındaki kırışıktan bir damla ter akması ve dikiz aynasında boncuktan yapılmış çifte kumruların sallanması mesela, Türkçe bir şeydir. Ya da otobüs duraklarında aniden başlayan ahbaplıkların ayaküstü verilen sırları, ayaküstü alınan akılları. Onlar da son derece Türkçe’dir. Aniden tanışıp aniden çay içtiğiniz köy evleri de yazılıdır mesela, Türkçe İnsanlık Kılavuzu’nda. Ya da işte, arkadaşlarınızla eski şarkıları söyleyip öyle içiniz burularak neşelenmek gibi. Dostlarla karşılaşınca gözleriniz dolarak gülmek gibi. Deniz kıyısında otururken birisinin şarkının en öldürücü dizesini aniden hatırlaması gibi ya da. Şehir meydanındaki süs havuzuna giren siyah donlu çocukların hazin neşesi de var mesela. Bunlar hep işte, Türkçe şeylerdir. Tıpkı "efkâr" sözcüğü gibi başka dillere tercümeleri mümkün değildir.
Teoman’ın şarkısını söyleyecek Müslüm Gürses birazdan:
"Bugün benim doğum günüm / Hem sarhoşum hem yastayım / Bir bar taburesi üstünde babamın öldüğü yaştayım" diyecek sahnede. Birazdan onun konserine gideceğim. Siz bu satırları okurken, ben Türkçe bir şeyler yaşıyor olacağım muhtemelen. Kendilerini kesen çocuklar gibi. Erkek erkeğe çıkıp gecekondu mahallelerinden, ceplerinde bir tek dönüş bileti parasıyla hayatlarının gecesini yaşamaya gelenlerle, aynı yerlerde saf tutacağım. "Delikanlı" olmaya çalışan çocukların çok antrenman yapılmış tespih sallayışlarına, gömlek kollarından beyazı görünen amele yanıklarına, uzun süredir ilk kez boyanmış ayakkabılarına, konser ışıklarının dolu doluymuş gibi gösterdiği gözlerine bakacağım.
"Bitiyorum abi buna" dedikleri şarkı çıkınca birbirlerinin kollarından tutup sarsışlarına, gözlerini kapayıp haykırarak o şarkıları söyleyişlerine, birçok şeyi birden o haykırışla söylediklerini hissedişlerine bakacağım. Çok fena efkârlanacağım.Sonra, herhalde yarın, bütün bunları size, son derece Türkçe olarak, tercüme etmeye çalışacağım. Çok şahane olacak birbirimizi anlayışımız, bunu bir tek bizim anlayışımız. Şahane şey, benim demediklerimi de anlayışınız. Yani işte Türkçe olmanız sizin de, iyi şey, efkârlanmanız.

Ece Temelkuran/Milliyet

Consuelo, seni öpüyoruz, çok..!

Öyle bir şarkıydı ki... Akşamın lacivert şalı Moda Koyu'nu, Kalamış'ı, Suadiye'nin denize inen sokaklarını örtmeye başladığı saatlerde sanki herkes bu şarkıyı mırıldanmaya başlıyormuş gibi gelirdi bana.Besame... Besame Mucho...Benim kısa pantolondan yeni kurtulmuş aklım fikrim gitgide sertleşmeye başlayan rock havalarındaydı tabii.Ama mevsim yazsa, hava kararıp, hele denizden doğru hafifçe bir rüzgâr esmeye başladı mı, benim bile dilimin ucuna gelip yerleşirdi o sözler.Öyle ağır ağır, "yay konuşarak" başlanırdı: Besame... Besame mucho...Como si fuera esta noche la\'faltima vez...Teneke bir orkestranın solisti Bomonti Çay Bahçesi programı öncesi son provadaymış gibi bir edayla devam edilirdi: besameeee, besame muuuchoo...
Garipti aslında.Meksika nere Kadıköy nere? Değil mi?Ve Hollywood'un müzikli, şaşaalı filmleri nerede, o zamanki İstanbul'unışıkları solgun sıradan hayatları nerede?Ama bu şarkı 1941'de Meksika'da doğmuş, bir daha da ölmesine izin verilmemişti. Dünyanın her yerinde olduğu gibi, benim çocukluğumun Kadıköy'ünde de çok seviliyordu."Okumayan" kalmamıştı şarkıyı; iç bayıltıcı vokal grupları, flamenkocular, sıkı Latin cazcılar, Las Vegas şovcuları, tabii ki Elvis Presley ve hatta Beatles...Yine de bu şarkıyı kimin bestelediğini filan hiç merak etmemiş, öğrenmemiştim.Ancak sorsalar; "herhalde" derdim "şarkının bestecisi gırtlağı tütün ve alkolden harap olmuş, zamanında aşkından yanıp tutuşmuş Meksikalı bir düğün orkestrası (el mariachi) çalgıcısıdır."Yanılmışım.Geçen cumartesi dünyanın bütün ajanslarının geçtiği habere bakınca fena halde yanıldığımı anladım: "Besame Mucho'nun bestecisi Consuelo Velasquez 88 yaşında Mexico City'de hayata veda etti."
Meğer bu ünlü ve eşsiz şarkının bestecisi kadınmış.İspanyolca bilseydim ve şarkının sözlerine dikkat etseydim o zamanlarda, bu sözleri yazan ve besteleyenin kadın olduğunu anlardım belki...Besame mucho... Yani "beni çok öp / defalarca öp beni!"İstek ve teşebbüs genelde erkeklerden gelir ama "beni daha çok, defalarca öp" ifadesi çok kadıncadır...Erkek öpmek, öpüşmek ve bunu kendi hanesine "kaleyi fethetmek" olarak kaydetmek ister...Oysa öpüşmenin aşkla; çok öpüşmenin tutkulu aşkla bağlantılı olduğunu düşünmek, öyle hissetmek kadınlara özgüdür...Sadece o kadar mı?Şarkının sözlerinin geri kalanı daha da çarpıcı."Bu gece son gecemizmiş gibi öp Öp beni, çok öp Çünkü öpüşmenin ardından beni bırakacakmışsın, seni kaybedecekmişim gibi geliyor bana..."
İçindeki endişeyi, korkuyu dindirmek için...Kavuşmaya şehvetli ve alttan alta "haince" bir ayrılık tadı katmak için...Öpüşmek.Nasıl da kadınca!
Ölümünden sonra Consuelo Velasquez hakkında yazılanları okuyunca iyice şaşırdım.Meksika'nın aristokrat ailerinden birinin kızıymış; dört yaşında piyano öğrenmiş, klasik piyano kariyerini sürdürmüş.Ve kimi iddialara bakılırsa; Besame Mucho'yu yeniyetmelik çağında yazıp bestelemiş.Şarkının şu sözleri aklıma geliyor bu kez: "Gözlerimin içine bak, çok yakın ol banaYarın geldiğinde çok uzağında olacağımı düşünmeni istiyorum."Yoksa bu şarkı kısa süreli ve yarım kalmış bir Romeo-Jülyet serüveninin ürünü mü?
Biyografiler de Consuelo Velasquez'in iflah olmaz bir romantik olduğunu söylüyor.İşte bir örnek: Şarkısı ünlenince Hollywood çağırmış. O da 1944 yılında bu davete uymuş, rüyalar kentine gitmiş.Genç ve çok çekici bir kadınla; üstelik de iyi bir müzisyen ve şarkıcıyla karşılaşan prodüktörler onu hemen film yıldızı yapmaya karar vermişler.Teklifleri reddetmiş Velasquez. Ve daha önce tanışıp içten içe âşık olduğu radyo programcısı Mariano Rivera'yla evlenme kararı alıp derhal Meksika'ya dönmüş...
Besame Mucho'nun yaratıcısı Consuelo Velasquez yok artık...Toprağı bol olsun!Ben şimdi yepyeni bir Besame Mucho yorumunun dünya müziğine yakışacağını düşünüyorum.Hızlı, rap vokalli, dans müziği ve rock tınıları taşıyan bir Besame Mucho...Niye olmasın, değil mi?

Haşmet Babaoğlu/Vatan

Bir dergi kapağı...



Alman Bravo dergisi ve kapağında İtalyan şarkıcı Sabrina Salerno.

Timur Selçuk: Antiemperyalist mücadeleyi arabeskçiler veriyor

Belkıs Özener'in eski Türk filmlerinde seslendirdiği parçalardan oluşan 'Yeşilçam Şarkıları', İstiklal Caddesi'ndeki müzikçilerin 'Top 10' listelerinin ilk sırasını işgal ediyor.Bu arada Naim Dilmener'in, yerli pop müziğini inceleyen, 'Bak Bir Varmış Bir Yokmuş: Hafif Türk Pop Tarihi' adlı kitabının yeni baskısı yapıldı; kocaman afişlerle duyuruluyor. Yine Naim Dilmener bu parçaları, 'dünyanın en iyi 100 caz kulüplerinden biri' kabul edilen Babylon'da düzenlenen gecelerde çalıyor. 'Eski 45'likler' ile radyo programları yapılıyor.Konuyla ilgili son haber: Ayhan Akkaya ile Fehmiye Çelik'in hazırladığı, "60'lardan 70'lere 45'lik Şarkılar" adlı kitap da BGST (Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu) Yayınları'ndan çıktı.Kitap iki bölüme ayrılmış. Önce o eski parçalar dönemleriyle birlikte inceleniyor. Mesela Burcu Yıldız ve Fehmiye Çelik, 1960-80 arasında kadının popüler müzikte nasıl ele alındığını araştırmış. Antenler grubu 'Duyduk Duymadık Demeyin' parçasında şöyle sesleniyor: "Ne güzeldi mini etek/ Nerden çıktı maksi etek/ Yapana atmalı kötek/ Çekmişim, dertliyim/ Kundaklı kızı neyleyim/ Çekmişim, dertliyim/ Nerde bacak seyredeyim." Eski fotoğraflarla süslü kitabın ikinci bölümü söyleşilere ayrılmış: Erol Büyükburç, Orhan Gencebay, Füsun Önal, Selda Bağcan, Tülay German'ın da aralarında olduğu 23 sanatçı anılarını anlatıyor.Çeşitli değerlendirmeler yapmış sanatçılar.
Bakın Timur Selçuk ne diyor: "Ben arabesk dinlemem çünkü benim o müzikten alacağım bir besin, bir müzik gıdası yoktur. Ancak arkadaşlarımızın bu tür müzik yapma konusunda bir dilekleri olduğunda, bu konuda bir engelle karşılaşırlarsa, ben onlarla birlikte direnişlerine katılırım. Şu an zaten antiemperyalist mücadeleyi arabeskçiler veriyor."
Demek müzikte günümüzün antiemperyalistleri arabeskçilermiş! Hiç böyle düşünmemiştim. Yeri gelmişken: Orhan Gencebay'ı uzun yıllar 'tu kaka' eden, 'kültürümüzü yozlaştırıyor, bizi Araplaştırıyor' diye TRT'ye sokmayanlar tam da Selçuk gibi düşünenler değil miydi? Hayat tuhaf! İnsanı nerelerden alıp nerelere götürüyor...
Antiemperyalizmin bayraktarı olarak Müslüm Baba!
Acaba bu tip değerlendirmeler yapan başkaları da var mı?

Emre Aköz/Sabah

Bakarken Pencereden...



Adamo geliyor... 60'lı yıllarda ülkemizi neredeyse mesken tutmuş olan sanatçı, uzun bir aradan sonra, bir-iki yıl önce de Ankara Müzik Festivali kapsamında gelip bir konser vermişti. Meraklıları için mesafeler pek önemli bir engel teşkil etmemiş ve epeyce sayıda insan Ankara'nın yolunu tutmuştu. Adamo bu sefer İstanbul'da olacak; Yapı Kredi Sanat Festivali'nin davetlisi olarak, 8 Haziran gecesi Açıkhava'da sahneye çıkacak; Ankara'ya gidememiş olanlar, gidip de çok memnun kalmış olanlar konserin yolunu tutacak o gece. Peppino Di Capri geldiğinde, Açıkhava tıklım tıklım dolmuş ve herkes şaşırmıştı, belki bu sefer de öyle olur, belki Adamo da Di Capri gibi yapar ve Türkçe bir şarkı söyler...
60'lı yıllarda (özellikle ikinci yarısında) Avrupa'da çok yaygın bir üne sahip olan sanatçı, son albümünü kısa bir süre önce yayımladı Fransa'da. EMI tarafından yayımlanan "Par Les Temps Qui Courent" adlı bu albüm eleştirmenlerin büyük bir kısmından tam not aldı ve sanatçının olgunluk döneminin en üst noktası olarak kabul edildi. Hala yazıyor üretiyor Adamo; Fransa ve Japonya başta olmak üzere, bazı ülkelerde hatırı sayılır bir alıcısı da var. Ama yine de bütün bunlar, o eski günlerin kıyısından bile geçemiyor. 45'liklerin yüz binlerce sattığı, mutlaka bir numaraya yükseldiği, haftalarca orada kaldığı o yıllar, yalnız Adamo için değil, bütün o dönemin insanları için artık yalnızca gerektiğinde sığınılabilecek bir "anılar limanı"... Artık neon ışıkları Adamo için de gözleri kamaştıracak kadar çok parlak değil... Artık hiç kimse, yeni bir plağı satışa çıktığında, yeni bir konseri ilan edildiğinde Adamo için kuyruklara girmiyor... Ama yine de, sanatçıyı oldum olası takip etmekten vazgeçmeyen, şarkılarına herhangi bir şarkı gibi değil de bir "hayatımın şarkısı" muamelesi gösteren epeyce insan var. İşte, tam da bu nedenle, Adamo besteliyor, hala albüm yapıyor; İstanbul ya da Tokyo farketmez, şehir şehir gezip hala şarkı söylüyor.
Adını hep "ünlü Fransız şarkıcı Adamo" olarak duymuş olsak da, Adamo aslında İtalyan... Sicilyalı. Ailesi, sanatçı henüz yalnızca üç yaşındayken göç etmeye karar veriyor Belçika'ya. Yıl 1947... Brüksel'deki hayat, bütün İtalyan göçmenler için olduğu gibi, Adamo'nun ailesi için de zordur. Sanatçı hem çalışır hem de okur... Buna rağmen son derece parlak bir öğrencidir. İnternetteki siteler, ağız birliği etmişçesine bu ayrıntı üzerinde özellikle durmuşlar: "Hem okuyup hem de çalışan parlak öğrenci" tesbiti ya herkese çok ilginç gelmiş, ya da net üzerinde hep aynı kaynaktan yayılmış.
Adamo'yu, Belçika'da popüler bir şarkıcı haline getiren ilk plak 1963 yılında yayımlanır. 'Sans Toi Ma Mie' adlı 45'lik Belçika'da bir numaraya kadar çıkar ve tam sekiz ay kalır listelerde. Aynı yıl, "Amour Perdu", "N'est-ce Pas Merveilleux ?" ve "Tombe La Neige" de yayımlanır ve bu şarkılar yeni bir efsanenin doğmakta olduğunu gösterir herkese. Robert Collin'in "Het Belgisch Hitboek" adlı kitabına bakıp söylersek; bu plakların üçü de listeleri altüst eder ve çok satar. Bu plakların arasında bizi en çok ilgilendireni hiç kuşkusuz "Tombe La Neige"dir. Bu plak ile birlikte, Adamo'nun ünü Belçika'dan Fransa'ya, oradan da bize sıçrar. Zaten Fransız ve İtalyan şarkıcılara özel olarak çok fazla ilgi gösterdiğimiz, bazen kafa-göz yarma pahasına onları zorla stüdyolara itekleyip "Türkçe plak" yaptırdığımız bir dönemdir... Adamo da bundan nasibini alır... Sezen Cumhur Önal ve Fecri Ebcioğlu arasında sürüp duran "yabancı star paylaşım savaşları"nın bir tanesinin sonucunda Fecri Ebcioğlu'nun hissesine düşer Adamo. Fecri Ebcioğlu, "Tombe La Neige"yi "Her Yerde Kar Var"a çevirir ve bu plak Türk Popu'nun en çok satan plaklarından biri olur. Herkes (aşağı yukarı herkes) "Kar"ı karşısına oturtup dertleşir, "bak buz oldu kalbim" der ve "yağma artık" diye yalvarır durur... Ama dinleyen kim, Adamo'dan sonra, henüz yolun en başındaki Ajda Pekkan da söyler aynı şarkıyı ve binbir gayretle; Adamo'nun kırık-bozuk Türkçe'sini aynen tutturmaya çalışır.
Bu "kırık-bozuk"luk, niyeyse herkese çok cazip gelir, Türkçe plaklar arka arkaya çıkar. Adamo, bir yandan Belçika üzerinden geçtiği Fransa'da ününe ün katmaya gayret ederken, öte yandan da Fecri Ebcioğlu'nun yazdıklarını elinde kağıt ezberlemeye ve söylemeye çalışır... "İsmini Haykırıyorum" ve "Sen Sevme Beni" adlı plaklar birinci plak kadar olmasa da epeyce ilgi görür ve "bu millete bir Adamo yetmez" görüşünün doğmasına yol açar. Böylelikle Okyay'ı kazanır Türk Popu. "Adamo gibi şarkı söylemek" ile ünlenen Okyay, Adamo'ya yaslanmasa bile çok iyi bir şarkıcıdır, hatta böyle yapmasa daha da iyi edermiş ama ne yazık ki sanatçının plak şirketi böyle düşünmüyordu muhtemelen ve "Adamo gibi" şarkı söylettikleri üç-beş plaktan sonra şarkıcıyı kapının önüne koydular... İşin aslına dönersek; Bütün 60'lar, Adamo için şaşaa içinde geçti. Sanatçının yaptığı her plak çok fazla sattı. Bunlardan "La Nuit", "Ton Nom" ve "Inch'Allah", hem Avrupa'da hem bizde en çok tutmuş olanları. Adamo'nun, bizim listelerimizde göründüğü son plaklarından biri (70'lerin hemen başında) "Mon Cinema" oldu. Bu plak sonrası, çoğu ülkede olduğu gibi, bizde de Adamo tamamen unutulmaya yüz tuttu.
"Her Yerde Kar"ın olduğu o günlerden beri çok fazla şey değişti. Yalnızca Japonya'da hala çok satan (ki onlar herkese bayılıyor) Adamo'ya memlekette kaç kişi, kaç gazete "star" muamelesi yapacak bilmiyorum ama, epeyce insan için hala "bambaşka biri" olma özelliğini koruduğuna eminim. Bu yazıyı sonuna kadar getirebildiğinize göre, bu insanlardan biri de siz olmalısınız. Muhtemelen siz de o gece orada olacaksınız Dikkat edin, göz yaşlarınıza söz geçiremiyebilirsiniz. Ya da etmeyin. Salın kendinizi gitsin.

Naim Dilmener/Bir Zamanlar

Orhan Gencebay: Dertler Benim Olsun

Tuzla Piyade okulundayım, 1991 Sonbaharı…Arkadaşım Murat Beydilli ile beraber askerlik yapıyoruz. İçtimadan önce veya etütten sonra bir ağacın altında veya sıcak çaylarımızın etrafında şarkılar söylemekteyiz.. O sıralar en büyük eğlencemiz bu! Allahım, ne günlerdi! Bazen ne çok özlüyorum... Terhis olduktan beş yıl sonra, Türk Silahlı Kuvvetleri benim sefer görev emrimi geri aldığında içim nasıl da burkulmuştu!
Murat'la birlikte, Orhan Gencebay'ın 'Dertler Benim Olsun' şarkısını söylemeye çalışıyoruz ama, birinci kıtadan sonrasını ikimiz de çıkaramıyoruz. Bu şarkı 1974 yılında yapılmıştı, belki hatırlayanlarınız vardır. Ayrıca Neşe Karaböcek de plağa okumuştu. Kütahya'daki ilk gençlik günlerimde Orhan Gencebay'ın filmlerini görmeye giderdim hep. Okul kantininde veya çay bahçelerinde dinlerdim onu. Murat da onu çok severmiş meğer…
Ve derken bir gün Murat beni kolumdan çekerek bir yere götürüyor "Gel oğlum, bak seni nasıl biriyle tanıştıracağım.." diyerek. Sonrasında Tokat'lı devre arkadaşımız Duran Güvener ile bir masaya oturmuşuz, Murat çayları ısmarlamış ve Duran'a "Hadi söyle...." diyor. Duran meğer Orhan Gencebay'ın bütün şarkılarını ezbere bilmekte değil miymiş? 'Batsın Bu Dünya' şarkısı için "Bazan çok bozuluyorum bu şarkıya, haşa Allah'a isyan eder gibi sanki..." diyor ve biraz sonra bizim günlerdir hatırlayamadığımız o şarkıyı söylemeye başlıyor: Bir zamanlar benim sevgilimdin, Yanımdayken bile hasretimdin Şimdi başka bir aşk buldun Mutluluk senin olsun....."
Terhis olduktan çok sonra bile Murat'la bir araya geldiğimizde nice defalar karaoke yapıp bu şarkıyı söylemedik mi? Hala bir araya geldiğimizde muhabbetin en alakasız yerinde birimiz "Bir zamanlar benim sevgilimdin..." diye mırıldanacak olsak, öbürümüz "...yanımdayken bile hasretimdin" diye devamını getirmiyor mu?
Dürüstçe söyleyin! Aramızda kaç kişi, sevdiği kişinin ihanetine uğradıktan sonra bile, ona seçtiği öteki kişi ile mutluluklar dileyecek cesareti ve yüce gönüllülüğü gösterebilir? Birini gerçekten sevmek demek, onun her koşulda mutluluğunu dilemek değil midir? Ya sevdiğimiz kişi mutluluğu başka biriyle bulacağına karar vermişse, bize ne demek düşer? Buna benzer bir temaya bir tek Charles Aznavour'un 'Et moi dans mon coin' şarkısında rastlamıştım, orada da hikayenin kahramanı acısını içine gömerek 'sanki o kadınla aralarında hiçbir şey olmamış gibi' kendi köşesine çekiliyordu sadece. "Farketmez yaşamak, sen mesut ol yeter..." diyebilmek için Orhan Gencebay olmak lazımmış meğer…

Alper Eğmir